Guguk
Bundan bilmem kaç ay önce Hürriyet Gazetesi, ‘türbanlı’ doktorun, hastasının cinsel organının röntgenini çekmediği iddia etmişti. Uğur dündar’da bunu programına malzeme konusu etmiş, doktorlar arkasından en laik ve/dahi ilerici tarafıyla atıp tutmuştu. İşin aslı ortaya çıktığında ise Özkök, haberler üzerine özür dilemiş, ama Uğur Dündar’dan ses çıkmamıştı. Bir de haberlerin yalan olduğu ispatlandığında istifa edeceğini falan söylemişti. İspat edilmiş, ama istifa etmemişti. Neyse, mevzu Uğur Dündar gibi düzembaz bir gazetecinin istifa edip etmemesi değil, bu konu üzerine ‘yüce’ yargımızın verdiği karar. Bu doktorun haklı olarak, kendisiyle alakalı yapılan yalan haberlere karşı açmış olduğu dava ret edilmiş. Gerekçe şöyle;
Davacı kamu görevi gören doktor olarak, okuduğu müspet ilmin ve akılcı bilimin aksine başına taktığı ‘türban’ altındaki zihniyeti nedeniyle eleştirilmesine, bu eleştiriler ağır da olsa katlanmak zorunda olduğundan, ispat edilemeyen davanın reddine karar verilmesi gerekmiştir.
Melalen deniliyor ki, türban gerici bir kıyafettir, ve bunu taktığın an, sana bu nedenle yapılan saldırılara katlanacaksın. Yani, pek yüce yargımıza göre türbanlılara küfretmek, hakaret etmek suç unsuru değil; çünkü onlar normal insanlar gibi kişilik haklarının korunma hakkına sahip değiller, onlar ikinci sınıf vatandaşlar olup, bu ve bunun benzeri haklardan mahrumdurlar.
Neymiş efendim, insan haklarıymış, yasalar önünde her birey eşitmiş falan, bunların hepsi teranedir. İşte yargının vermiş olduğu karar, işte Türkiye’de ki hukuk sistemi.
Hukuk böyle içler acısı haldeyken Kürt sorunundan, özgürlüklerden, eğitimden bahsetmenin manası var mı? Ülkenin temeli olan hukuk sistemi çürük. Bizlerde bu çürük zemin üzerinde meseleleri çözmeye çalışıyoruz. Ama boş..
Temel çürük, temel..
Filed under: Siyaset-Politika | 5 Comments
Tags: hukuk, türban
Arkasında Tezgah Var
Birkaç haftadır yazamıyorum; acaba şuraya büyük bir atatürk resmi falan koysam, başlığa ‘atam izindeyiz’ desem, altına onlarca yorum alsam, olur mu ki? Görüyoruz, oluyor. Baz istasyonları bile bir şekilde atatürk resmiyle gizlenebiliyor. Resmi tarihin bize verdiği en hastalıklı şey bu belki; ‘kurtarılmışlık’ hissi; bir şekilde nefes alıp vermemizi bile bir yerlere borçlu hissediyoruz bizler, daha doğuştan.
Ülkenin dört bir yanında bombalar çıkarken halen birileri bunun üzerini ‘laiklik’ gibi ultra kemalist söylemlere örtmeye çalışıyor. Peki sormak gerek bunların biraz akıllısına; ‘din adına devlet mekanizmasına girip özgürlükleri kısıtlayanları engellediniz de, ‘laiklik’ adına baskısının babasını siz yapıyorsunuz/yaptınız, bilmem kaç küsür yıldır iktidardasınız, şu haliyle ne gerek var ‘dinci mollalara’, laik mollalar yeter de artar baskının babasını yapmaya’. Ama cevap yok.
Modernliği ‘laiklik’ olarak algılamış, bu algıyıda topluma devletin demir yumruğuyla, zorbaca algılatmaya çalışan zihniyetin bu ‘inancı’, bana göre her şeyden daha tehlikeli.
Bunu algılayan birey sayısının her geçen gün artması, bu zihniyeti taşıyan ultra laiklerin her geçen gün biraz daha marjinalleşmesine yol açıyor. Bakın, artık göstere göstere ‘laiklik hassasiyeti olan kesimlerin harekete geçmesinden’ bahsedebiliyorlar.
Ülkede halkın birilerini iktidara getirmesi bir önem arz etmiyor; çünkü görünür iktidarın dışında, bir de gerçek iktidar var. İşte bu nedenle bu yaşanan süreç her şeyden daha önemli. Büyük bir dönüm noktası yaşanan, italya’nın bir zamanlar başarıyla geçirdiği o dönüm noktası gibi bir şey.
Filed under: Siyaset-Politika | 7 Comments
Tags: resmi ideoloji
Vakit’in faşizan saldırısı konusunda bir şeyler karalayacaktım, ama söylenecek her şey söylenmiş zaten; burda ve şurda. Ben de aylar önce vakit ile ilgili şöyle bir şey yazmıştım; daha fazla söze gerek yok.
Filed under: Medya, Medya Maymunları | 3 Comments
Tags: vakit gazetesi
Canımı Sıkıyor
Şu aralar siyaset epey canımı sıkıyor; bir şeyler yazmak, hatta bir şeyler okumak bile içimden gelmiyor; sığ bir döngünün içindeyiz sanki, ve bir adım bile ilerleyemiyoruz. Kendimi anlatmaktan da bir hayli yoruldum.
insanlar eski amerikan filmlerindeki ‘iyi ve kötü’ algısının dışına çıkamıyorlar, ya oradasın, ya da burada; oysa üçünü bir yol var.
Gülen’in sürgün hayatı yaşamasına neden olan ateşli laikleri eleştirince ‘fettocu’ yaftasıyla karşılaşırken, cümleni, nazım’ın, ahmet kaya’nın sürgününe getirince, ve bunu da eleştirince karşındaki iyice şaşırıyor. Hem ‘fettocu’ hem de ‘nazımcı’; ‘aha kesin sarosçudur’ durumu yani. Oysa özgürlüğün ve insan haklarının ideolojilerin ötesinde bir değer olduğunu atlıyoruz hep. Evet, gülen’in sürgün hayatı yaşaması düşünce özgürlüğünü savunan biri olarak canımı sıkıyor, aynı şekilde ahmet kaya’nın ülkesinden uzaklarda ölmesinin canımı sıktığı gibi, ya da nazım’ın sürgün hayatı yaşayıp, ülke özlemiyle gözlerini kapamasına canımın sıkılması gibi.
Nazım’a ağıt yakıp gülen’in sürgününü destekleyen ’solculardan’ nefret ettiğim gibi, gülen’e ağıt yakıp nazım’ın sürgününü ‘ama o vatan haini idi’ diyerek meşrulaştırmaya çalışan ‘dindarlardan’ da nefret ediyorum.
Başörtüsü yasağını koyan laikçi mollalardan nasıl nefret ediyorsam, ‘çalışan kadın aldatır’ diyen dinci mollalardan da aynı şekilde nefret ediyorum.
Bu haliyle ben ne oluyorum;
a) ‘Nazımcı’
b) Sarosçu
c) ‘Fettocu’
d) Hem ‘nazımcı’ hem ‘fettocu’; ne halt olduğun belli değil lan.
e) hepsi
f) Durmak yok yola devam!
g) Anlamadım valla!
h) Ben bilmem beyim bilir.
Filed under: Siyaset-Politika, hiciv | 2 Comments
Sivil Anayasa Forumu

Filed under: Siyaset-Politika | 5 Comments
Tags: genç siviller, sivil anayasa
Taraf’ta, Şamil Tayyar söyleşisinin ikinci bölümü yayınlandı. Söyleşinin tamamını şurdan okuyabilirsiniz, önemli gördüğüm bir kaç yeri alıntılıyorum;
Ergenekon, Büyük Birlik Partisi’nin gençlik örgütü Alperenler’i kullanmadı mı?
Hrant Dink cinayetiyle ilgili olarak kendisine, “Siz bu işlerin acısını çekmiş birisiniz. Örgütlerinizi niye kontrol altına almıyorsunuz” diye sorduğumda Muhsin Yazıcıoğlu bana çok hazin bir cevap verdi. “Bunu önlemek için elimden geleni yapıyorum ama bir yere kadar. Bizim tarlayı çok önceden sürmüşler” dedi. Sızmışlar demek istedi. Muhsin Bey son yıllarda daha olgun bir tavır sergilemeye başlamıştı. 28 Şubat süreciyle başladı bu, Ergenekon’la da devam etti. O, “Ergenekon’un avukatıyım” demedi.
Muhsin Yazıcıoğlu’nun helikopter kazasıyla ilgili kuşkularınız var mı?
Kafamda soru işaretleri var ama elimde somut bir veri olmadan konuşamıyorum. Rahmetli Yazıcıoğlu yakın tarihin en önemli karakutularından biriydi. 1980 öncesi ve sonrası olaylara ışık tutabilirdi.
AKP’de Ergenekoncular var mı?
Ergenekon toplum üzerinde nüfuz kullanabilen her kesime sızmış. AK Parti’de Ergenekon’la bağlantılı ve kapatma davası sürecinde korkarak tavır değiştirmiş 20 civarında isim var. Eğer kapatma kararı çıksaydı, çok ciddi istifalar olabilirdi. 60 civarında milletvekiliyle temas kurulduğunu duymuştuk.
Filed under: Siyaset-Politika | 1 Comment
Tags: akp, ergenekon, muhsin yazıcıoğlu




Türkan Saylan’ın evinde yapılan arama vizdanları rahatsız etti mi, evet. Konuyla alakalı vakit’in yaptığı haber ahlaksızca mıydı, ona da evet; bunu eleştirdim de zaten.



