yes!
March 14, 2010 by ucanbalikSon Üç Yazı: Nasıl ‘Hain’ Oldum? (1)
October 8, 2009 by ucanbalik”Kim eleştirecek olursa ‘birlik’ tabusuna karşı günah işliyor demektir”
Thedor W. Adorno
Bu blogu açmaya karar vediğim günü çok net hatırlıyorum. Bir makine mühendisliği fakültesi öğrencisi olarak yoğun geçen sınav dönemim esnasında ”soluklanmak” kastı ile nette gezinirken, kendimi ”gündem-politika” bloglarından birinde bulmuştum. O güne kadar ülke gündemi ve politika üzerine bir ilgim vardı, ama fikirlerimi yazarak ifade etmeyi düşünmemiştim. Yazdıklarım bilimsel makaleler -tabi ki abartılı şeyler değildi- ve bir takım kişisel notlardı. Bunun ötesinde bir şey yoktu.
Ama politika-siyasete olan ilgim çok eskilere dayanır. Sadece trt ve star tv’nin olduğu günlerde, tek eğlencem olan tv’yi açıp, karşısına ”acaba bugun ne izlesem” diye geçtiğimde, karşımda ”kırmızı koltuk” adlı bir siyaset porgramı çıkardı. Başka bir seçeneğim olmadığı için mecburen bu programı izlerdim. Ortalama yedi yaşımda tv karşısında ”kırmızı koltuk” adlı programı izleyip kurabiye yediğimi çok net hatırlıyorum.
Daha sonra bir şekilde babamın ısrarıyla günlük gazete okumaya başladım. Cumhuriyet Gazetesi günlük okuduğum tek gazeteydi. Ve kemalist bir ailede yetişmiş biri olarak bu okumalarım çok taktir edilirdi. Ve/yine bu dönemde kendimi ”iyi eğitimli ve kültürlü bir aileden yetişmiş, iyi eğitimli kemalist bir genç” olarak tanımlardım. Babamın subay olması nedeniyle etrafımızdaki kesim tamamen kemalistti. Kemalist olmayanlar bile zaten bunu dile getiremezlerdi.
Bu dönemde kemalizm benim için din gibi bir şeydi. Kemalizme gelen her eleştriye şiddetle karşı çıkardım; çünkü aldığım ”iyi eğitim” beni bu şekilde kodlamıştı. Ve kemalizme getirilen her eleştri bir şekilde ”ihanet içinde” olanların işiydi.
Aldığım ”iyi eğitime” dair ironik anılarım var: Ankara’da kaldığım askeri lojmanların içerisinde asker çocuklarına ait okullar vardı. Anaokulu ve ilkokulun bir kısmını burada okudum. Bu okulların hocalarını özellikle seçmiş olacaklar ki, hepsi birer koyu kemalistti. Anaokulu hocamın, duvarda asılan atatürk fotoğrafını göstererek ”ses yapmayın, çünkü atatürk sizi izliyor. sakın haaa!” diyerek bizi korkutup, diğer sınıftaki erkek hocayla kurlaşmak için bahçeye çıktığını net hatırlıyorum. ”bizi izleyen” atamıza karşı büyük bir korku beslediğimiz için çıtımızı çıkarmadan fotoğrafa bakardık. Hatta sınıf arkadaşım merve’nin, ”atatürk bana kızar mı” diye ağladığını hatırlıyorum.
İşte daha anaokulundan itibaren bu tarz bir eğitimin kurbanı oldum. İnsan beyni, küçük yaştan itibaren mutlak doğruları olan bir eğitimden geçtikten sonra düşünme ve sorgulama yetisini ciddi manada kaybediyor. O dönemde herkesin mutlaka böyle düşünmesi gerektiğini, ve böyle düşünmeyen herkesin ”ülkeyi satan hainler” olduğunu düşünürdüm.
”ülkeyi satan hainlerle” karşılaşmam ise annemin memleketinde oldu, çünkü anne tarafından akrabalarım ”milli görüş” çizgisinde olan kişilerdi. (…)
Ama Zaten Anarşi Vardı!
September 12, 2009 by ucanbalik
Babasının anlattığı ”romantik 12 eylül masalları” tadında hikayeciklerle siyasi analiz yapmak için bir tarafını yırtanların, ”aslında şey, ortam zaten kötüydü, asker geldi yönetime el koydu ve kahraman askerimiz sayesinde her şey düzeldi” tadında yorumlar yaparak, faşist darbeyi meşrulaştırma çabaları enteresan.
Şimdi sen bunlara ”ulan okuman yazman yok mu” desen heralde yine babalarının anlattığı masalları tekrarlayacaklar. ”Babanın okuduğu masalları bir tarafa bırak, bak cumhuriyet gazetesine atılan bombalar bile ordu malı çıktı, asker siyasete müdahale etmek için ortamı hazırlıyor, dün böyleydi bugun de aynen böyle” desen, büyük ihtimalle sana inanmyacak ve babasından dinlediği masalları tekrar edecektir.
Sanki 12 eylül öncesinde asker siyasete hiç müdahale etmemiş de, biz siviller siyasi ortamın amına koymuşuz gibi. Oysa ortamın amına koyan bizatihi otu b.ku bahane edip siyaste müdahale eden askerdir. sen bu ülkeye on yılda bir balans ayarı yap, siyasetin amına koy, sonra bozulan siyasi ortam sonrası ”bak anarşi var” deyip siyasin ırzına bir daha geç ve bunu da ”ama ortam bozuktuuuuu” diye meşrulaştırmaya çalış. bu noktada ülkenin okuyanları koca bir ”hösttt” diyecektir, en hafifinden ve en afillisinden..
Baba hikayelerini bir kenara bırakıp iki satır okuyanlar göreceklerdir ki, sağa verilen silahlarla solcular, sola verilen silahlarla sağcılar öldürülmüştür. bunu yapan da bizatihi 12 eylülün faşist darbecileriyle iş birliği içinde olanlardır.. The maramara otelinin tepesinden halka ateş açanlar neden halen bulunamadı, diye sormak gerek tam da bu noktada işte..
Babanızın anlattığı romantik masallar arasında the marmara otelinden ateş açanların kontrgerillacılar olduğu gerçeği var mı? büyük ihtimalle yoktur. ha, o zaman ben söyleleyim: onlar bizatihi darbe ortamı yaratmaya çalışan derin güçlerdi. o olaydan sonra kaos ortamı doğmadı mı? ve yine o ortamdan sonra yine ”o ortam” bahane edilip darbe yapılmadı mı?? yapıldı..
”yumurtamı tavuktan tavuk mu yumurtadan çıkar” yani. ne afilli bir soru, değil mi? Darbe ortamı oluğu için mi darbe yapıldı, darbe yapmak için mi ortam yaratıldı? On numero demokrasi sorusu. Halen darbeyi meşrulaştırmaya çabalayan/çalışan zihniyete..
”Yasal Kaynaklı Yerlerde Yazacak Cesareti Olmayan Bir Mastürbatör” Olarak
September 12, 2009 by ucanbalik
Hıncal Uluç, birkaç gün önce ”ekşi tepki” bir başlıklı yazmış. Orada şöyle zırvalamış;
Mustafa Erdoğan ve Gülben Ergen kardeşlerim Ekşi Sözlük adlı sitede haklarında yazılanları mahkeme kararı ile sildirmişler..
Boşuna zahmet etmişler..
Böyle siteler doğru dürüst bir yerde yazma imkanı olmayan ve de böyle şeyleri, yasal kaynaklı yerlerde yazacak cesaretleri olmayan bir takım mastürbatörlerin kendi kendilerine tatmin mekanları..
Bırakın etsinler ve Mustafa.. Gülben..
Siz açmadıkça, bakmadıkça, yoktur o site.. Kendileri yazar, kendileri okur, kendileri tatmin olurlar, “Ne geçirmişim” hayalleri ile.. Hele goy goycuları da varsa..
Boş verin..
Vaktiniz o kadar ucuz değil..
Hıncal’ın konuya atlayışından baya bi dertli olduğu görünüyor. Zaten birkaç kelime ilerde ”mastürbatörlerin kendi kendilerine tatmin mekanları” falan deyip ruhsal orgazmın doruklarına ulaşmış. Öncelikle, medya patronuna yalakalık yapmak ve kucağında oturmak, mastürbasyonun verdiği tatminden çok daha ötesini verecektir, yıllardır basında yer almış biri olarak bunu en iyi hıncal bey bilirler. Hal böyle olunca medya patronunun kucağına oturma derdi olmayan bizler, aa pardon, hıcal’ın tabiriyle ”doğru dürüst bir yerde yazma imkanı olmayan” bizlerin ”mastürbatörler” olarak kendimizi tatmin etmemiz çok görülmesin, en azından hıcal’ın kendini yıllardır birilerinin kucağında tatmin etmesine nazaran. -Hıncal’ın tabiriyle bir ”mastürbatör” olduğumun altını çizerim-
Yazının devamında ”s.kimde değil lan onlar, banane onlardan, siz de boşverin” mealindeki sözleri, hıcal’ın aslında yazıyı kaleme alışındaki ruh halinin bir göstergesi. Heralde hıcal bey, ekşisözlüğün etki gücünün kendi köşesinden bir hayli fazla olmasına epey bi içerlemiş. Ya da kendi adına girilen entryler canını sıkmış olabilir. Belki de bunların her ikisi doğrudur, büyük ihtimalle de böyle.
Aslında hıncal ve türevi geri kafalıların böyle bir algıları var; yani, internet ortamında nickleriyle girip fikirlerini beyan edenlerin, aslında nicklerinin arkasına sığınan ve ”yasal kaynaklı yerlerde yazacak imkanı olmayan kişiler” oldukları algısı. -sanki insanlar nickleriyle ile bir şeyler yazdıklarında fikir belirtmiyorlarmış gibi-
Başta bahsettiğim gibi, hıncal ve türevleri, internet gibi liberal bir ortamın kendilerinin sonunu getirdiklerinin bilincindeler, ve bu onların bu saldırganlıklarını tetikliyor. Eh kolay değil, sen koca koca gazetelerde yaz, ama ”doğru dürüst bir yerde yazma imkanı olmayan kişiler” ya da ”yasal kaynaklı yerlerde yazacak cesaretleri olmayan bir takım mastürbatörler” senden daha büyük bir etki gücüne sahip olsun. Zor tabi, bu saldırganlıkta bundandır..
Son olarak, kurallara alışmış zevat; internet ortamında ne yazık ki kuralları siz koymuyorsunuz. Hiç kimse koymuyor..
Kürt Sorunu Üzerine-I
September 6, 2009 by ucanbalikŞark İstiklal Mahkemesi Savcısı Ahmet Süreyya Özgevren hatıratlarında mahkemedeki durumu bizzat kendi ağzından itiraf etmektedir:
Bir gün mahkemeye karayağız bir Kürt genci getirdiler. Hakimler sorguya çekti. Türkçe bilmediği anlaşılınca, hakimler danıştılar ve delikanlının idamına karar verdiler. Gerekçeleri şöyleydi: ”Türkçe bilmeyen bir kimseden bu memlekete hayır gelmeyeceğinden idamına karar verildi.” Hemen o gece götürüp o çocuğu astılar. Dağ kapı meydanı’nde Yalova adlı küçük bir otel vardı. Orada kalıyordum. Uyur uyumaz o türkçe bilmeyen çocuk rüyama girerek boğazıma sarıldı ve ”niye bıraktın beni idam etsinler” diye tehdit etti. Bu hal iki üç kez tekrar etti. Deliye dönmüştüm.¹
¹ Altan Tan, Kürt Sorunu, Timaş. s. 240
Münevver Kızımız Yolluydu Zaten!
September 1, 2009 by ucanbalikPala bıyıklı bilmem ne müdürünün, ”kızlarına sahip çıksalarmış” sözü geliyor sonra aklıma. bir de erdoğan ın, ”ahlaksızlık” sosuyla servis ettiği sözleri geliyor, hani şöyle en affilisinden, ”kızına sahip çıkmayan ya davulcuya ya zurnacıya.”
Bunların hepsini birleştirince karşıma toplum gerçeği çıkıyor, en babasından. ataerkil bir yapı işte, fazlası yok, sadece bu.. ardından ”Seda ablamız,” ”kadırgalı” sıfatıyla rayting avcılığı yapıyor, münevverin kanları üzerinden. Pek tabiki yine ahlaksızca.. yarım saat aralıksız -belki daha fazla-soruyor babaya, ”bu bir kıskançlık cinayeti miydi?” öyle olmalıydı çünkü, toplum öyle istiyordu. münevver yolluydu çünkü, teğmenle mesajlaşmıştı. ve karşınıza bir alt metin daha çıkıyor, ama bu çok daha ahlaksız ve çok daha derinlerde. derinlerden diyor ki size, ”münevver zaten yolluylu, hak ediyor ölümü.”
Bunca ahlaksız alt metinli haberlerden, programlardan sonra şöyle en afilli küfürü savurası geliyor insanın, bu ataerkil yapıya ve sözcülerine..
Yeter Ulan!
August 31, 2009 by ucanbalikKaza sonucu ”şehit” oldukları söylenen askerlerin, aslında birer ”eğitim zaiyatı” olduklarını taraf ın haberiyle öğrenmiştik. Taraf bu haberi yapmasaydı büyük ihtimalle de bundan haberimiz olmayacak, ”şanlı ve güçlü” ordumuz olayın üzerini derin bir örtü ile örtecek idi. Heralde katil teğmen de aramızda dolaşmaya devam edecek, daha binlerce askere ”bombanın önemini” anlatacaktı. Belki birkaç kişi daha bu ”eğitim” sonunda ”şanlı” ordumuza feda olacak, ”şehitlik” sosuyla servis edilip ailelerine gönderileceklerdi. Ve haber kanalları ”kaza sonucu ölen asker” haberi yapacak, komutanlar askerlerin cenaze törenlerinde ”üzüntülerini” anlatacaklar, ”bölücülük ve vatan sevgisi” temalı konuşmalar yapacaklardı. Biz de bu konuşmları göz yaşları içerisinde dinledikten sonra ”vatan sağolsun” diyecektik. Böyle olacaktı yani, böyle olması isteniyordu. Ve böyle oldu yıllarca. Bilmedik, bilemedik, öğrenemedik binlerce askerin neden ve ne sebeple ”şehit” olduklarını; çünkü üzerleri kalın ve ”kutsal” bir örtü ile örtülmüştü. O örtü o kadar ”kutsaldı” ki, bir insan canından daha kutsal, bu nedenle biz sordulayamazdık, aslında o örtünün altında ne olduğunu.
Ama işte ”kutsal” olan o örtü düştü. Düştü ve gördük ki, hiçbir şey bize anlatıldığı gibi değil. Ölen o ”4 şehit” aslında saçma sapan bir nedenle kaybetmişler hayatlarını. Sonra bir açıklama bekledik, her konuda bir lafı olanlardan. Açıklama geldi; ”yeter artık.” Malum bayramdı, ve böylesine ”kutsal” bir günde, insan hayatından çok daha ”kutsal” bir günde, daha az ”kutsal” olan o 4 gencin lafı bile geçmemeliydi!
Arkasından bugun bir haber geldi. Pimi çeken sistem, kendisini ihbar eden pim ihbarcısının peşine düşmüş. Pimi çeken sistem, haberden çok haberi basına sızdırıp, yalancı olduklarını ortaya çıkaran o pim ihbarcısını bulmanın derdinde yani. Heralde o ihbarcıyı yakalayıp, ”yalanlarımızın açığa çıkmasına sebep oldun” diye cezasını verecekler. Öyle ya, böyle bir haber basına sızmasaydı kadir-i mutlak ordumuzun itibarina zeval gelmezdi. O itibar ki, ”4 şehitin” kutsal bedenlerinden daha kutsal! İşte ordumuz bunun peşine düşmüş. Pimi çeken sistemin değil de, pim ihbarcısının peşine.
Ve şimdi, daha güçlü bir şekilde, ”yeter artık” demek gerekiyor. Yeter artık, ”kutsallık” örtüsüyle sarıp sarmaladığınız yalanlarınıza, yeter ulan!
Memleketimden Bayram Manzaraları
August 30, 2009 by ucanbalik
Ne zaman bayram gelse içimi bir mutluluk kaplar. Bugun de öyle oldu, ama bugun diğer bayramlardan farklıydı. Ne bileyim, daha coşkuluydum, daha bir ateşliydim. Sabah uyandığımda atamızın bize emanet ettiği bu güzel vatan için tanrıya şükrettim. Zira o olmasaydı ben, şu an bu yazıyı giremeyecek, girsem bile, ya ermeni ya da yunan bir nik kullanarak girmek zorunda falan olacaktım. Neyse, bu sırada dışarıdan ”çıktık açık alınla, on yılda her savaştan” sesleri geliyordu. ”işte” dedim, ”işte, coşkulu bir ses”; çünkü bu yıl her zamankinden daha çoşkulu olmalıydı. Sonra aklıma o slogan geldi, ”güçlü ordu, güçlü türkiye”. Ben aklımdan bu sloganı geçirirken diğer odadaki tv den ”4 şehit” haberi ile ilgili detayları kulağıma geldi. ”yeter artık lan” dedim. ”yeter artık, başbuğ paşamızında salık verdiği gibi, bayram günü bunlardan bahsetmeye ne gerek var.”
Derken saatime baktım, törenlerin başlamasına az bir süre kalmıştı. Bayrak temalı tişörtümü giydim ve elime aldığım bayrağımı balkona asmak için balkona çıktım. Bu sırada balkonda, bayrak temalı dekoltesiyle ”tehlikenin farkındayım hamdolsun” mesajı veren komşu kızını gördüm. Gülümsedik. Bir süre ultra kemalist duygularla bakışıp, kemalist fetiş ojzelerimizi sergiledik. Daha sonra bayramımızı kutladık ve gülümseyerek göz temasını kestik. İçeri girdim. Bu sıradan tv den yine ”4 şehit” haberi ile alakalı sesler geliyordu. Bir kez daha ”yeter lan” dedim, tıpkı başbuğ paşam gibi. Sonra sinirlenip kanalı değiştirdim. Her zaman olduğu gibi devletin kanalı olan trt yi açtım, çünkü ”bayram trt den izlenir.”
Trt anıtkabir’den naklen yayın yapıyordu. Anıtkabir’den manzaralar eşliğinde sunucu şiirdi, türküydü, fıkraydı falan, değişik değişik şeyler anlatıyordu. Ama benim aklım işin bu kısmında değil, askerin vereceği mesajlardaydı. Acaba bir protokol krizi çıkar mı, baykal erdoğan ile el sıkışacak mı, protokolde bulunması muhtemel türbanlılara karşı ordumuz nasıl tepki verecek, dtp li belediye başkanları protokolle katılacak mı, katılırsa askerin tepkisi ne olacak falan, benim derdim bunlardı. Netekim, anıtkabir de ki törenlerin en zevkli kısmına geçtik. İmza defterinde genelde hükümete balans ayarı çekip, baş sırayı ”irticai tehditlerin” aldığı bir ”tehlike” listesi çıkaran ordumuz acaba yine böyle bir vurgu yapacak mıydı? Kafamdaki bu sorular eşliğinde paşamızın açıklamalarını dinledim. Şöyle diyordu;
Bugün bağımsız bir devlet çatısı altında yaşayan herkes bu zafere ve O’nu kazanana çok şey borçludur. Kurduğun Türkiye Cumhuriyeti’nin temel nitelikleri, ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğü ve Türk milletinin büyük Atatürk sevgisi sonsuza kadar yaşayacaktır.
Listede başı çeken ”irticai faaliylerin” yerini bu sefer ”bölücülük” almıştı ve paşamız bu doğrultuda mesajlar veriyordu. ”Açılım” sesinin çok çıktığı şu günlerde başbuğ paşamızın böyle bir mesaj vermesini takdirle karşıladım. Derken konuşma bitti. Ve anıtkabir törenlerinin en heyecanlı kısmıda sona ermiş oldu.
Birkaç saat sonra baykal ve erdoğan ın yan yana geleceği diğer tören başladı. Bu törende bir hayli heyecanlıydı, zira ‘baykal erdoğan ı görünce selam verecek mi, el ele tutuşacaklar mı, göz göze gelecekler mi” falan diye epey düşündüm. Ama korkulan olmadı. Hurriyet in haberine göre, ”ikili birkaç dakika muhabbet etmişler ve ikilinin bu davranışları şaşırtmış”. Kimi şaşırtmış, neden şaşırtmış anlamadım. Tekme tokat dalacak değiller ya, kos koca adamlar neticede, büyük ihtimalle de futbol muhabbeti falan yapmışlardır. Erdoğan ın gülümsemesinden, ”bu sene şampiyon biz olacağız, ehe” gibi bir şey yakaladım. Her neyse..

Günün en duygusal sahnesi ise öyle zannediyorum ki, başbuğ ile bir hanım kızımızın diyaloguydu. Diyalogu izlerken göz yaşlarına boğuldum. O diyalog şöyle gerçekleşmiş;
Vatandaşların büyük ilgi gösterdiği Orgeneral Başbuğ ve beraberindeki kuvvet komutanlarını vatandaşlar, alkışlarla ve “Türkiye sizinle gurur duyuyor”, “Şehitler ölmez, vatan bölünmez”, “Türkiye Türk’tür, Türk kalacak” şeklinde sloganlarla karşıladı. Bir kadın vatandaş da Orgeneral Başbuğ’a, “Komutanım, kızları da alın askere” diyerek bağırdı.
“Komutanım çok yaşa” sloganı ve alkışlar arasında, bazı vatandaşlarla sohbet edip bayramlarını kutlayan Başbuğ, çocukları da sevdi.
Ağlayarak yanına gelen ve “Kürt açılımı istemiyoruz, ülkemiz parçalanmasın” diyen genç bir kızı da teselli eden Başbuğ, genç kıza sarılarak, Türkiye’yi kimsenin parçalayamayacağını söyledi.
Kadın vatandaşın, ”kadınları askere alın” serzenişini de çok yerinde buldum. Ben, paşanın yerinde olsaydım, oradan iki tane eri çağırıp, ”al oğlum şu kızı, hemen gönderin askere” derdim. Böylelikle kadın neferlerimizde askere alınırdı. Dışarıdan, ”paşam beni de askere alın” demesi kolay tabi. Paşamız aslında akıllılık edip bir kamyon falan tutacak, ”paşa beni askere alın” diyen hatunları içine atacaktı. Hem ordumuz yeni bir nefer kazanmış, hem de kadınlarımızın istekleri geri çevrilmemiş olurdu. Paşamızın aklına gelmemiş sanırım. Neyse, asıl konu bu değil zaten, asıl konu; ağlayarak kendini paşamızın sevgi dolu kucağına atan kızımız. Öncelikle kızımızın sözlerinden ülke meselelerini yakından takip ettiğini anladım. Mesela ne bileyim, ”böldürmeyiz” falan diye ağlarsın, tamam da, direk olarak, ”kürt açılımına karşıyız, açılım olmasın” diye ağlayınca haliyle şaşırıyor insan. Elbette bunun ”bir düzmece” olduğunu düşünenler olacaktır, onlara başbuğ un sözleriyle, ”yeter artık lan” demek istiyorum. Hiç öyle olur mu, kadir-i mutlak ordumuza bir sevgi gösterisidir bu, başbuğ da kendisine atılan bu pası değerlendirmiş pek tabi. Esasen başbuğ dan sağlam bir ”ulus devlet ve mozaik” tamalı bir konuşma beklerdim. Neyse, o duygusal atmosferde unutmuş olacak heralde.
İşte bir bayram böyle sona erdi. Ve ben bunları yazarken doğu dan 4 vatan evladının daha öldüğü haberi geldi. Şimdi başbuğ gibi, ”yeter lan, bayram da başka konuşacak mevzu yok mu” demeyi isterdim.
Tabi vicdan denen o şeyi taşımasaydım..
Mutlu bayramlar!!!
Not
August 29, 2009 by ucanbalikBirkaç öneri üzerine yeni bir bloga geçme fikrinden vazgeçtim. Vazgeçme nedenlerimden bir diğeri de bunun epey bir vakit alacak olması. Bu nedenle bu blogta bazı düzenlemeler yapacağım. Kendi alan adıma geçme dururmumda olabilir. Her neyse, bakacağım artık.
Yaşadığımız Orgazmları da Chp’ye Borçlu Muyuz?
August 17, 2009 by ucanbalikChp’den mühim bir açıklama gelmiş. Açıklamanın önemli bulduğum kısımları şöyle;
Avrupa solu sağa kaydı bizi anlamıyor. Avrupa solu CHP’den rahatsız. Çünkü sağ ve neo liberal politikaları savunuyorlar. Kendi politikalarını kayıtsız şartsız kabullenen, bir tür teslimiyetçi sosyal demokrat parti ve CHP istiyorlar. (…) Batı’nın sol partileri emperyalist, sömürgeci ve yayılmacı anlayışlarından kurtulmuş değiller. Avrupa’da ırkçı, ayrımcı ve yabancı düşmanlığının aktörleri, sağcılar kadar solculardan çıkıyor. Avrupalı sosyal demokratlar, eski sosyal demokrat köklerine dönenler ve neo liberal sol politikaları savunanlar olarak ikiye bölünmüş durumdalar. (…) Bugün AB ülkelerinde dolaşıyorsanız, CHP’nin yaptığı modernleşmeye borçlusunuz. CHP, yıllardır çağdaşlaşmayı, değişimi, insanı, toplumu, bilimi özgürleştirmeyi, Batılı değerlerle buluşturmayı ve onurlu, güvenceli, eşit koşullarda AB üyeliğini her zaman savunmuştur.
Acaba baykal bu açıklamaları yapmadan önce güneşte falan mı kaldı? Şu aralar şenlikti, festivaldi, kutlamaydı epey dolaşıyorlar, başlarına güneş geçmiş olabilir. Açıklamaya bakıyorum, elle tutulur bir yanı yok. Açıklamada ‘chp batılı değerlerle buluşturmayı her zaman savunmuştur’ falan denilmiş, ama ben chp’nin ‘laiklikten’ başka batılı değeri savunduğunu görmedim. Gerçi laikliğide bir baskı aracı haline dönüştürdükleri için batının anladığı şekilde demokratik bir laikliği savunmadıkları da ortada. Bunun dışında da aklıma Chp’nin savunduğu ‘batılı değer’ gelmiyor.
Bir de ‘bugün AB ülkelerinde dolaşıyorsanız, CHP’nin yaptığı modernleşmeye borçlusunuz’ falan gibi şeyler zırvalamışlar. Yahu yıllardır okullara ‘varlığım Türk varlığına armağan olsun’ zırvasıyla girdik, daha yedi yaşından itibaren varlığımızı bir şeylere arğaman etmeye alıştırıldık, devleti insanın önünde tutan, ‘insan devletin bekası için vardır’ zihniyetinin ürünü bir eğitim sisteminden geçirildik. Ve varlığımızı sürekli bir şeylerin varlığına emanet ettiğimiz yetmezmiş gibi, bir de aldığımız oksijeni bile birilerine borçluymuşuz hissiyle yetiştirildik. Sürekli bizlere ‘nefes alıyorsan bunu geçmişte yapılanlara borçlusun’ türevi bir ton zırva söylendi. Böylece bize yüklenen bu ‘kurtarılmışlık’ hissiyle düşünme yeteneğimiz elimizden alındı. Ve ulus-devlet kendi ideal insan tipini yaratmış oldu.
Baykal’ın bu tarihi geçmiş zırvaları artık bir kenara bırakması lazım. Ama baykal’ın bilmem kaç küsür yıllık siyasi hayatına bakacak olursak, tarihi çoktan geçmiş olan kişi bizatihi kendisi.
Evet sayın baykal, eminim marx mezarından sizinle gurur duyuyordur. Bütün dünya sağ, bir tek siz solsunuz. Ve bizler, yaşadığımız orgazmları bile CHP ye borçluyuz!