Medya Maymunları
Siyaset-politika gibi konuların dışına çıkmak istiyordum ne zamandır; en azından arada daha eğlenceli konulara da burada değinmek. Gerçi Türkiye’de siyaset zaten oldukça eğlencelidir; Meclis Tv’de birbirleriyle itişip kakışan milletvekilleri; halka ‘bidon kafalı’ diyebilecek kadar cahil, aman pardon laik yazarlar; milletin testislerinden bile ‘irtica geliyor’ yaygarası çıkarabilen merkez medya; ‘bu buluş dünyayı derinden etkileyecek, savaşlar son bulacak’ diyen bazı generallerin ‘kıçından enerji üreten erke dönergeci’ tarzı buluşlara postal basmaları, yok imza atmaları; bununla muhafazakar medyanın ‘Türk ŞEYİ’ diye dalga geçmesi; Celalettin Cerrah’ın, pala bıyıklarıyla ‘türk polisi dayak atmaz’ demesi (demek ki meydanlarda biz kendi kendimizi dövüyoruz!). (yazının devamı için..)
Eee Ne Olmuş Milliyet?
Nasıl bir dini zorla dayatmak mümkün değilse, aynı şekilde sekülerlik ya da laiklik de zorla dayatılamaz. Barroso
Bizim kökten/aşırı laikçilerin anlayamadığı nokta tam olarak bu. Onlara göre laiklik dindarlar ile dindar olmayanların bir arada yaşamasını ve kendilerini ifade etmelerini sağlayan demokratik bir ilke değil, toplumun dinden arınmasını sağlayan ve bu amaçla dindarlara her türlü anti demokratik mücadeleyi meşru gören bir ilke. Burada anti demokratik müdahalenin hedefi aslında bakılırsa sadece dindarlarda değil. Bu otoriter laikliğin savunucuları kendi kırmızı çizgilerinin dışında bulunan her fikre karşı bu tarz anti demokratik müdahaleleri meşru görüyor esasen.
Zihniyet bu olunca içinde din geçen her cümle bu aşırı laikçilerin ‘tehlike algısını’ çalıştırıyor. Merkez medyadan milyonlarca örnek verilebilir buna.(yazının devamı için..)
Hakan Şükür Kapatılsın!
“Bir gün bu ülkenin başına (daha) büyük dertler açılırsa, kardeş kardeşe düşmanca davranırsa, rejim sallanır halk yerde yuvarlanırsa, bilin ki, Hakan Şükür’ün bunda çok emeği olacaktır.”
Bu sözler Milliyet’den bir yazara ait. Bu satırları okuduktan sonra çok düşündüm. Acaba Hakan Şükür, örgüt, pardon takım içinde cemaatçi yapılanmayı üst düzeye çıkardı da, ‘gelin yoldaşlar dağa çıkalım, alalım elimize silahi bu rejime karşı silahlı mücadele verelim, tek yol islam’ şeklinde bir demeç mi verdi diye. Yani, milliyet’in köşe yazarının şu üste bahsi geçen cümlelerine bakacak olursak Hakan Şükür’ün ortalama böyle bir şey yapmış olması lazım. Oysa Hakan Şükür, ‘Kutlu doğum haftasına yaraşır bir maç olsun‘, ‘sahaya bıçaklarla değil, güllerle gelin‘ demiş. İşte bu söz üzerinede çekmiş ‘ayarı’ milliyet’in şeyi; yani köşe yazarı. Kardan adamla takılan ‘türban’dan bile ‘rejim gidiyor’ haberi çıkaran merkez medya, elbette ‘kazanımlarımız’ ve ‘kutsal’ cumhuriyet için Hakan Şükür’ün bu demecinden bir laiklik ayarı çekecekti. (yazının devamı için..)
Türban Tartışmaları-I
Çağatayca takip ettiğim bloglardan biri. Cagatayca’yı uslubu dışında diğer bloglardan ayıran önemli özelliği, ‘pazar Sohbetleri’ başlığı altında yapılan sesli sohbetler. Bir ara bunu ben de düşünmüştüm, ama göründüğü kadar basit bir iş değil; nerdeyse bir gününüzü buna vermeniz gerekiyor. Bu bağlamda Cagatayca’nın yaptığı ‘Pazar sohbetleri’ takdire şayan. Aslına bakılırsa burada bahsetmemin nedeni, bilmeyenleri bundan haberdar etmek dışında, Çağayca’da geçen hafta (pazar sohbetleri-6) ‘türban’ konusunun tartışılmasıydı.
Tartışmanın başında ‘türbanın’ tarihçesi diyebileceğimiz bilgiler verildi.(sümerlere kadar gidildi) Burada ana tema toplumun kadının bireyselliğini hiçe saydığı idi. Bu noktada genel olarak katılıyorum, ama ironik olan bunu yaparkende yine aynı kadının önemsenmediği. Bunu şöyle açıklamak daha doğru; bir türbanlı kadın düşünelim. Ve bu kadının başına taktığı ‘türbanın’ geçirmiş olduğu evrelerden bahsediyoruz ve bunun erkeklerin dayatmasına boyun eğme göstergesi gibi sunuyoruz; ama bunu yaparken bu ‘türbanlı’ kadının ne düşündüğünü önemsemiyoruz. Hani ’sen bunu işte bu ve bu sebeplerden dolayı takıyorsun, senin neden taktığının bir önemi yok, bu böyledir’ şeklinde anlatıldı. Özellikle bir konuşmacı, ’siyasal harem’ şeklinde girdiği konuşmasında ‘türban neden örtülür’ başlığı altında bir çok madde saydı. Dediğim gibi, yine kadın ikinci sınıfa atılmış oldu. Elbette konuyu tartışan arkadaşlarımızın kadın ayrımcılığı yaptığını söylemiyorum. Ama ‘türbanlı’ kadını bir birey olarak ve kendi düşünceleri doğrultusunda örtünemeyen, hep bir başka sebeplerden ve bir dış dayatma sonucu örtündüğüne yönelik şeyler söylemeleri ‘türbanlı’ kadını belkide farkında olmayarak ikinci sınıfa atmış oluyor.. (yazının devamı için..)
Ne zamandır yazayım diyordum, ama araya vizeler felan girince yazamadım. Toki konutlarındaki çok ince ve bir o kadar önemli(!) bir ayrıntıyı yakalamış basınımız. Haberi okuyunca, ‘helal olsun, misyoner faaliyetlerin bu boyutlara geldiğini bilmezdim, işte habercilik başarısı budur’ dedim..
Toki’de yapılıp vatandaşa satılan konutların üzerinde ‘haç işareti’ bulunmaktaymış. ‘Heralde bunu fark edebilmek için tepeden bakmak gerekli, hayret, nasıl fark edilmiş’ derken yakalım haberdeki ayrıntıyı. Bu ince ayrıntıyı, ‘duyarlı’ bir pilotumuz fark etmiş. Geçenlerde de böyle bir haber okumuştum. Yine bir pilot, bir tarla üzerinden geçerken tarlanın terör örgütünün simgesi şeklinde işlendiğini görmüş. Acaba merkez medya pilot-muhabirler mi yetiştiriyor diye düşünmedim değil hani. (yazının devamı için..)
Continue reading ‘Toki Konutları Laiklik Karşıtı Odak Olmaktan Dolayı Kapatılsın!’
Enteresan bir ülkeyiz. Mesela şehit verdiğimizde ülke olarak tek vucut oluruz ve o şehit için göz yaşı dökeriz, teröre lanet ederiz. Başbakan ve bilimum devlet büyükleri çıkıp taziye mesajları verirler ve terörle mücadelede kararlılık mesajları verilir. Evet, bu gayet normaldir. Ama bunun yanında Tuzla’da, gözümüzün önünde tam bir yılda 21 işçi ölürken buna tepki sessiz kalırız. Mesela bir milletvekili, bir başbakan çıkıp, bir şeyler yapma ihtiyacı duymaz. Veya gelen tepkileri bir AKP milletvekili gibi, ‘ne yapalım efendim, mukatterat, kader böyle, eceleri gelmiş ölmüşler’ diyip geçiştiririz. Veya bir başka milletvekili, Çalışma Bakanı Faruk Çelik gibi, ‘ne bu efendim, yatıyoruz Tuzla kalkıyoruz Tuzla’ gibi ipe sapa gelmez tepkiler veririz. Dedim ya, hakkaten garip.
Hiç unutmam lise yıllarımda bir hocam, ‘bu ülke için şehit olacak milyonlarca kişi toplarım bir kaç saniyede, ama yine bu ülke için üreten, çalışan insan bulmaz zordur’ derdi.. Çok doğru söylemiş.. (yazının devamı için..)
Ayşe Kadıoğlu’nun geçen hafta Radikal-iki’de söylediği gibi, ‘bugun aklını başkalarına teslim etmeyenler açısından siyasetin, darbelerin gölgesi altında can çekiştiği gerçeği son derece açık. Bugun Türkiye’de adına darbe denilmeyen, darbe değilmiş gibi yapılan bir darbe sürecinin içindeyiz. Bu ‘incelikli darbe’nin taşıyıcıları arasında siyasal alanı kapatmaya girişen herkes var.’
Ayşe Kadıoğlu değerlendirmesinde son derece haklı. Şu an Türkiye’de yaşanmakta olan bir ‘yargı darbesi’ dir. Halk tarafından seçilen ’seçilmişlerin’, atanmışların hukuki olmayan müdahalesiyle indirilmek istenmesi. Yani doğrudan ‘egemenlik kayıtsız şartsız milletindir’ hükmüne bir saldırı söz konusu. Demokrasinin normal seyrinden çıktığı böylesi dönemlerde ‘amalar..’ bir kenara bırakılmalı ve siyasetin, dolayısıyla demokrasinin bekası için sivil irededen yana tavır alınmalı. Bu noktada ideolojik görüşü ne olursa olsun, demokrasiyi benimseyen herkes bu yargı darbesi karşısında akp’den yana saf tutmalıdır. Ahmet İnsel’in ifade ettiği gibi, ‘AKP’nin kapatılma davası karşısında sallanan duvarın altında sadece AKP kalmayacaktır..’
(yazının devamı için..)
Continue reading ‘Simitci Emekcilere Mujde! ‘Milli Egemenlik icin Buyuk Bulusma’: 12 Nisan 2008′
TRT’de Perukla Program
Hurriyet ve Milliyet ikilisi özellikle kritik dönemlerde ‘işte irticanın yükselişi’ tarzında haberler servis ederler. ( 1, 2, 3, 4) Bunu yaparken haberin doğru olup olmadığının bir önemi yoktur. Sorunlu bir insan kızların bacağına kezzap atar mesela, bunu ‘mini etekli kıza kezzap’ şeklinde servis edip, olayı bam başka noktaya çekerler ve buradan hükümeti eleştirme yoluna giderler. İşin aslı ortaya çıktıktan sonrada genelde sessiz kalırlar. Çamur at izi kalsın şeklinde. Bunu zaten binlerce kez tekrar ettik.
Asıl bahsetmek istediğim ise artık doğan medyasının işi iyice absurd bir şekle dönüştürdüğü. Servis ettikleri haberin içeriği tamamen boş ve anlamsız. Mesela bugun şöyle bir haber yer alıyor;
Önceki gün TR1′de yayımlanan ‘Hayat ve Din’ adlı programda farklı bir uygulama dikkat çekti. Daha önce türbanlı bir konuğun ekranlara çıkmasıyla eleştiri oklarıne hedef olan TRT’de, uzman konuk bu kez perukla yayına katıldı.Yapımcılığını Şahin Demiral, sunuculuğunu ise Halil Yıldırım’ın yaptığı programa özel yaşamında türban takan Doç. Dr. Hülya Küçük perukla katıldı.
Selçuk Üniversitesi İlahiyat Fakültesi öğretim üyesi Doç. Dr. Hülya Küçük, tasavvuf hakkında izleyenlere bilgiler aktarırken, ekrana, Mevlana Celalettin Rumi’nin “Cüppe ve Sarık’la insan âlim olmaz, âlimlik, insanın zatında bulunan bir hünerdir” sözlerinin yansıtılması dikkati çekti.
Burada haber yapılacak konu nedir diye derin derin düşündüm. Bir profesör var ve bu profesör inancının gereği olarak taktığı başörtüsünü, sırf laikçiler ‘tehlike’ olarak gördüğü için gizlemiş ve üzerine peruk takarak laikçilerin ‘tehlike algılarını’ uyarmamak istemiş. Laikçi paranoyanın ileri boyutlarda olduğu böyle bir ülkede insanlar inançlarını yaşamak için bu tarz fedakarlıklara girebiliyorlar. Burada bir yanlış varsa bu, laikçilerin ‘laik adı’ altında aslında laikliğin bizattihi kendisine aykırı olan bir anlayışla, insanların kişisel yaşamlarını tercih etme hakkında müdahale etmeleridir. Ama habere ve servis ediliş şekline bakıldığında sanki bu gerici yasağı koyup, insanların kişisel yaşamına müdahale etmek doğru, bu anti demokratik ve bağnaz müdahaleye karşı kendi yaşam alanından fedakarlık edip, sırf laikçi paranoyanın ‘tehdit’ algısını uyarmamak adına bu yola girmek ise yanlış gibi gösteriliyor..
Hurriyet ve Milliyet kadar okuyucularıda bu konuda bir hayli enteresan. Mesela birkaçı;
BUGÜN PERUKLA YARIN TÜRBANLA ,EĞER ÖMÜRLERİ YETERSE İKİ SENE SONRADA SARIKLA ,CÜBBEYLE PROGRAM YAPARLAR .Cok cirkin görünüyor.Zaten TRT,yi seyrettigimiz yok,Seyredilecek birsey,de yok zaten.Allah Türkiye,yi bunlarin karanlik emellerinden korusun.
hepten tirlatmislar,okumusu boyle olursa!gerisini sen dusun,canim turkiyem coook yazik!neoldu simdi sacin gorunmedi,cennetemi gidiyorsun?yanindada perugunu goturmeyi ihmal etme sakin..
Böyle terbiyesizlik görmedim. Kendine saygın yok bari ekranda seni izleyen topluluğa saygın olsun. Perukla çıkıp saçlarını örtmeye çalışmak kadar komik bişey yok. İşte hükümetin zihniyeti bu en altından en üstüne kadar.
İnsanların yaşam alanına otoriter bir şekilde devlet eliyle saldırı oluyor, ama bu saldırı göz ardı edilip, bu saldırıya karşı çözüm arayan ve bunu yaparken kendi yaşam tarzından taviz veren insanlar eleştriliyor.
Demokrasinin ve hukukun olmadığı bir bir ülke..
Ve bu ülkenin tekelleşmiş medyası altında zihinleri ele geçirilmiş insanlar..
Hurriyet ve Milliyet okuyusuna Allah’tan akıl dilemekten başka çare yok heralde.
Okuyucu Mektubum-2
Okuyucularım sağolsun, kritik anlarda mektuplarıyla beni yalnız bırakmıyorlar. Bundan bilmem kaç ay önce, hurriyet ve milliyet’in servis ettiği ‘mini etekli kıza kezzap’ haberinin yalan çıktığından bahsetmiştim. Yazımdan hemen sonra haluk şahin’in okuyucu mektubuna pek bir benzeyen bir ‘okuyucu mektubu’ almıştım, ’sarıkız’ adlı laik mi laik okuyucumdan. Mektuptan sonra yanıldığımı, aslında gerici akp zihniyetinin otoparkta bile haremlik selamlık uygulaması yaptığını, karşı çıkanları ise nitrik asit ile korkuttuğunu bizzat birinci ağızdan duyup, gerçeği anlamıştım. Ve bugunde mail kutumu ‘mahalle baskısından’ olmuş olacak ki besmele ile açarken bir okuyucu mektubuyla karşılaştım. (umarım baş savcı bu besmele konusunda ironi yaptığımı anlar; yoksa ‘bu blog laik karşıtı eylemlerin odağıdır’ diye kapatıverir..)
Mektup, ‘cnbce izleyip radikal okuyan, hayatı kaliteli yaşayan çoban’ rumuzu ile gelmiş. Anlaşılan okuyucum aysun kayacı ya fena halde bozulmuş diye düşünerek başladım mektubu okumaya. Mektupta şunlar yazıyor;
Değerli ucanbalık. Dün gece hanımla ile fazıl say üstadımızın dinletisini dinledikten sonra, cnbce’de ki dizim başlamadan önce ntv’de ki malum programa bir göz gezdireyim dedim. Aysun hanımı evvelden beri beğenirim; ama velakin söylediklerini duyduktan sonra pek bir bozuldum. Birinin bu hanfendiye derhal haddini bildirip kafasına, gözüne nutuk fırtatması icap eder. Ah ah, aklıma büyük üstad sezer geldi şimdi; hani kitap fırlatma diyince yani. E ne diyorduk, bu bayan bilmez mi ki büyük Atatürk, ‘köylü milletin efendisidir’ demiştir.. Yazık, çok yazık.. Yani anlamıyorum, aysun bizi neden 2. sınıf vatandaş yerine koyuyor. Tek farkımız dudağımızın o kadar seksi durmaması, bacaklarımızın şehvet uyandırmaması, pepsi reklamında ona buna opucuk atmamamız mı? Ayrıca en bozulduğum tarafı ise bizi potansiyel bir akp seçmeni, ayak takımı, göbeğini kaşıyan adam, bidon kafalı takımıyla aynı gruba koyması. İnanır mısınız, ben chp’den başka partiye oy attığımı bilmem. Ankara’ya her ziyaretimde atamı ziyeret eder, huzur bulurum. Aysun kayacı, ‘benim bir oyum neden bir yobazın oyuyla eşit’ deseydi keşke, biz de buradan alkışlardık, bizi neden alet ediyor ki.. Mesela bekir çoşkun üstadımız gibi açık açık akp’ye oy veren bidon kafalı diyebilirdi veya ‘ben bu gerici akp zihniyetini istemiyorum, chp ve diğer çağdaş partilere verilen bir oy, akp nin 3 oyune eşit olsun’ felan diyebilirdi..
Dinlediğim son senfoniyi size armağan ederek mektubumu sonlandırıyorum değerli ucanbalık. Aysun kayacı ve türevleri unutmasın, ‘çobanlar laiktir laik kalacak..’ Bizi kimse ayak takımı, bidon kafalılarla bir tutamaz.. En laik duygularımla arz ederim..
‘cnbce izleyip radikal okuyan, hayatı kaliteli yaşayan çoban’ rumuzlu okuyucumun mektubu fazla söze gerek bırakmıyor.
Medya ve Ergenekon
Ülkede enteresan şeyler oluyor. Haber kanallarını açtığımda, ellerinde Atatürk fotoğrafı olan insanlar görmeye başladım. Elbette bunda ilk bakışta bir gariplik yok, ama birilerinin açıklarını bu yolla kapatmaya çalışması garip. Bir yazar polis tarafından gözaltına alınıp, sorgulanıyor; hemen birileri ellerinde Atatürk fotoğraflarıyla olayı protesto ediyor. Bu tabloyu gördüğümde aklıma kaçak gecekondu dikip, evinin çatısına Atatürk fotoğrafıyla çıkan ve yıkımı engellemeye çalışan vatandaş geliyor. Enteresan tabi.
Hal böyle olunca acaba blogun sağ üst tarafına şöyle en afillisinden bir Atatürk fotoğrafı koysam mı diye düşündüm. Değerli savcılarımız Atatürk fotoğrafıyla seyahat etmenin ‘huzur ve mutluluk’ getirdiğinden bahsettiklerine göre bir bildikleri vardır; belki ‘huzurlu ve mutlu’ yazılar yazarım bu vesileyle. Hem bir önceki yazının etkilerinden de bu vesileyle sıyrılmış oluruz.
Ha bi de böyle dönemlerde bazı yazarımsılarımızın, demokrasi sosu ile servis ettikleri ve bol ‘ama..’lı cümleleri tavan yapıyor. Eh demokrasi kılıçı sert iner böyle anlarda. Hal böyle olunca demokrasiden yana olmak zorlaşıyor ve bol ‘ama..’lı cümleler kurarak arada kalmaya çalışıyorsun. Mesela Altan Öymen bunu çok iyi başaranlardandır. Demokrasi sosu katılmış, bol ‘ama..’lı yazısını okurken, Altan Öymen’in ya hakkaten kör veya bazı şeyleri gizlemek için kör ayağına yattığını düşündüm. Ne diyor bugunku yazısında yazarımsımız;
Ankara’daki AKP iddianamesiyle İstanbul’daki Ergenekon soruşturmasını birbiriyle ilişkili haldeymiş gibi görüp gösteren bugünkü iktidarın sorumluları ile yandaşları, sakıncaları giderek büyüyen bir yola girdiler.
Diyorum ya, Altan Öymen ya hakkaten kör ya da kör ayağına yatıyor. Sanırım Altan Öymen, Ergenekon’da gözaltına alınan kişilerin bilgisayarında AKP’nin kapatılma iddianamesinin çıktığından habersiz. Radikal’in tabiriyle ‘islamcı’ Taraf’ın (taraf gazetesinden bahsederken ‘islamcı’ tabirini kullanmış bugun radikal. Okurken içimden koca bir ‘yuh’ çektim. ismet berkan’ın böyle durumlarda yarı militarist-yarı demokrat durumlarına bitiyorum!) haberine göre, gözaltına alınan kişilerden birinde, ‘akp’yi kapatmak için hazırlanan iddianamenin, mahkemeye gönderilmeden iki gün önce kaydedilmiş bir kopyası çıkmış.’ Ee heralde, vahiy yoluyla felan inmiştir o bilgisayara. (’vahy’ kelimesini kullandım, savcı görmesin. Aman neyse, nasılsa yana bir Atatürk fotoğrafı koyacağız canım)
Altan Öymen yazısının devamında, ‘ne alakası var kardeşim, Alparslan Arslan ile ergenekon arasında’ mealinden şeyler söylüyor. Bunu direk olarak söylemsede, arzın merkezine indikçe ‘light’laşan cümlelerinden çıkarmak zor değil. Eh, Altan Öymen’in, bu katilin Veli Küçük ile çekilmiş fotoğrafını unuttuğunu düşünebiliriz. Cumhuriyet gazetesine atılan bombanın ne malı olduğunu da unutmuştur belki.
Alparslan Arslan ile Veli küçük’ün çekilmiş fotoğrafları var, Cumhuriyet Gazetesine atılan bombalar Ümraniye’de bir ergenekonçu’nun evinden çıkıyor, ve Akp’ye açılan kapatılma davası mahkemeye sunulmadan 2 gün önce birinin bilgisayarından çıkıyor ve bunların arasında bir bağ kurulamıyor. Veya kurulmak istenmiyor.
Her şey bu kadar bariz ortada iken, aydın doğan medyasının gerçeğin üzerini örtme girişimi takdire şayan. Yoksa bu işin ucu oralarada mı dokunuyor?




