Malezya Mısırı, Baş Örtüsü, The Village Filmi ve Derin Korkularımız

By ucanbalik


Son dönemde medyaya baktığımızda, bir yerden düğmeye basılmışcasına topluma korku paranoyaları enjekte edildiğini görüyoruz. Şu dönemde bu korku paranoyalarının enjekte edilme sebebi bana kalırsa, anayasa tartışmaları ile doğrudan bağlantılı. Birileri, cunta anayasasını koruma adına adeta elinden geleni yapıyor.

Korku paranoyları demişken, aklıma The Village filmi geldi. Filmin can alıcı noktası şu: ”İlk bakışta 1800’lerde bir köyde geçtiği düşünülen filmde köylüler “konuşmadıklarımız” diye adlandırdıkları bir düşmandan çok korkuyorlar. Bu korku onları köylerini çevreleyen ormanın dışına çıkmaktan alıkoyuyor. Bu “dış düşman” sebebiyle köyde her hangi bir yenilik yapmak isteyen herkes yaşlılar meclisinden izin almak zorunda. Meraklı olmak, geçmişi sorgulamak da hoş karşılanmıyor burada.

Bu kasvetli atmosfer, korku ile disiplin altına alınmış bir gençlik, söndürülen meraklar ve bastırılan tutkular totaliter rejimlerin halkı nasıl korkuyla bir arada tuttuğunu hatırlatıyor ister istemez.”

İçinde bulunduğumuz ülke atmosferini çok iyi yansıtan bir film. Çünkü akıl, asla korkuya yenilmemelidir, yenildiği taktirde otoriterlik kendisine meşru bir zemin bulacaktır. Ne yazık ki, 12 eylül, 28 şubat ve daha önceki darbelerde cuntacılar bu yolu çok iyi kullandılar. Ülkede bir kaos yaratmak ve bu kaos ile halkı korkutup, otoriterliğe meşru bir zemin hazırlamak! Bu sebepten topluma bir an da aşılanan bu korku paranoylarının ardında ‘derin sebeplerin’ olduğunu görmemek heralde çok zor. Çünkü halen Türkiye’de liberal demokrasiyi istemeyen, otorite yanlısı güçler çok etkin.

Peki, gerçekten böyle bir korkuya inanan ve yaşam tarzının tehlikeye girdiğini düşünenler var mı? Bu sorunun cevabı hiç şüphesiz, ‘evet’ olacaktır. Daha önce ulusalcı kesimin, Çağlayan’da ve başka yerlerde yaptığı AKP karşıtı gösterilerde toplanan milyonların arasında gerçekten yaşam tarzının ‘tehlikede’ olduğuna inanların olmadığını söylemek elbette doğru olmayacaktır. O zaman bu toplumsal paranoyaların bir açıklaması olmalı. Bu ise siyasetin dışında, daha çok sosyolojik bir olay. (yakında bu blog sayfasında, bu konu ile ilgili Odtu-Sosyoloji bölümünden bir arkadaşım düşüncelerini paylaşacak.)

Hadiseyi sosyolojik olarak incelediğimizde ise, ‘bir sınıf çatışması mı yaşanıyor?’ sorusu akla geliyor. Eğitimli, kültürlü ve gelir düzeyi yüksek vatandaş ile daha az eğitimli, daha az kültürlü ve gelir düzeyi düşük halk arasında yaşanan bir gerilim mi? Kısaca, ‘halk plajlara akın etti, vatandaş denize giremiyor’ meselesi mi? Bana kalırsa bu değil.

Cumhuriyetin kuruluşunda ilk tip sınıf, yani ‘vatandaşlar’ kutsandı ve rejimin kutsanmış çocukları haline geldiler. Rejimin kutsanmış çocukları ise o kadar yaramazdı ki, ‘batıcı yaşam tarzını’ kendilerine model seçtikleri gibi bu yaşam tarzını benimsemeyen ‘halkı’ da ötekileştirdiler. Sadece bununla kalmadılar. Kendi yaşam alanlarına (bunun adı kamusal alan) ötekileştirdikleri halkın girmesinden rahatsızlık duydular. Onlara göre bu sınıf (halk) kendi yaşam alanlarında bulunamaz idi, çunku onlar bu alanlarda değil evlerinde oturmalıydılar. Evlerinden çıkıp, kamusal alana çıktıkları an da ise rahatsızlık başladı.

Yani sorun, vatandaş ile halk arasında yaşanan sınıfsal gerilim değil! Sorun, ‘Cumhuriyetçi’ elitler ile ‘İslamcı’ elitler arasında. Yani, farklı yaşam tarzını benimseyen iki ayrı vatandaş arasında.

Peki, bu iki yaşam tarzı birbirine tehdit mi? Yoksa, batıcı veya ‘Cumhuriyetçi’ elitler kendi yaşam alanlarına (kamusal alan), ‘islamcı’ elitlerin girmesinden dolayı bir var olmayan korkulara mı kapılıyorlar? Yani, topluma enjekte edilen korku paranoyaları bu zemin üzerinde mi kendine destek buluyor. Bana kalırsa, ikinci seçenek daha mantıklı. Olayın özü sanırım bu iki sınıf arasında ki derin uçurumların bazı noktalarda sona ermesi.

Peki, şeytanın avukatlığını yapmayı deneyelim. Diyelim ki, ‘mahalle baskısı’ denen şey var ve rejimin temellerini sarsacak boyutta. Bu mantık üzerinden gidelim.

Bir arkadşım ile geçen günlerde yaptığım bir sohbetimizde bana şunları söyledi; ‘İslamın toplumsal hayata bir müdahale arzusu var. Bu arzunun seküler toplum düzeyinde yarattığı baskı, mahalle tabanlı yaygınlaşıyor.’ Bu görüşüde savunalım bir an için, farklı fikirleri anlamak adına. Yani, böyle bir baskı var ve ciddi tehlike.

Peki, bu baskının çözümü baş örtüsünü (kimilerince türban) yasaklayıp üniversiteli kızların eğitim hakkını ellerinden almak mıdır? Şunu açıkca ifade edelim, eğitimli, kültürlü, ekenomik özgürlüğü kazanmış kadınlar bu baskıları hissetmiyor! (görüştüğüm üniversiteli bayan arkadaşlarımdan bu izlenimi edindim) Peki, kimilerince ‘mahalle baskısı’ ile kapanan kızların, üniversite eğitim haklarını engelleyip onlara ’sizin yeriniz eviniz’ demek, onları ‘mahalle baskısının’ taaa içine atmak değil midir?

İnsaf! En azından böyle bir baskının var olduğunu söyleyenlerin böyle düşünmesi ve o kızların eğtim haklarının ellerinden alınmasına karşı çıkması gerekli. Yoksa, bir tutarlılıktan söz edilemez. Ne haşin bir paradoks!

Bu arada, geçenlerde bir gazetede okuduğum habere göre, bir girişimci Dubai’ye gidiyor ve burada ‘bardakta mısır’ ile karşılaşıyor. Yani, Malezya mısırı. Hemen fikri Türkiye’de uygulamaya geçiriyor. Bu Malezya mısırı, Türkiye’de de çok tutuyor. Uzun uzun kuyruklar oluşuyor. Açıkcası ben bu haberi kaygı ile izledim. Ertuğrul bu haberi nasıl gözünden kaçırmış anlayamadım. Bu mısır işi iyice tutmuş. Bu işler böyledir, mısır ile başlarlar bir an da bakıvermişsiniz Malezyalılaşmışız!

Bu Türk girişimcinin irtica suçu ile derhal yakalanmasını, malezya mısır’ı satan iş yerlerinin kapatılmasını, bu mısırdan tadanların derhal ve acilen telef edilmesini ve Türkiye’den çok uzak bir yere gömülüp üzerine kireç mireç dökülmesini talep ediyorum. Bir de bu konuyu Ertuğrul’un köşesine taşımasını ve yeni bir tartışma başlatmasını da ek olarak temenni ediyorum.

Malezyalılaşıyor muyuz? Hadi Ertuğrul, top sen yine sende. At kuyuya taşı pardon topu, ülke çıkarmaya çalışsın!

Tags: , , ,

4 Responses to “Malezya Mısırı, Baş Örtüsü, The Village Filmi ve Derin Korkularımız”

  1. mehmet yilmaz Says:

    Selam Uçan Balik,

    Sizinle ayni burçtan oldugumuz için iyi anlasiyoruz herhalde :)

    Eskimo karikatürü ile asagilardaki “laik yani olsun” muhabbeti çok iyiydi.

    Yazilarin kalitesi mi yoksa genel olarak hemfikir olmamiz mi bilmiyorum blogunuzu sevdim :) ama tarafsiz olabilecegim konusunda garanti vermiyorum.

    Zaten KORKU TACiRi Türk basinindan ümidi kestik, ne varsa blogistanda var, farkli inanç ve düsüncede insanlarin birbirini anlamasi gerekiyor bir sekilde.

    Ikna etmek için degil anlamak-anlatmak için yazilmis yazilarin katkisi büyük toplumsal barisa.

    Dostlukla

  2. metu Says:

    tesbitlerine katılıyorum.Malezya mısırı(bardakta mısır)’ı tatmayanlara tavsiye ederim.Ben yedim,malezyalılaşmadım valla! ayrıca ne o.telef melef etme olayı:)

  3. ucanbalik Says:

    merhaba mehmet bey,

    Derindusunceler’i ve özellikle yazılarınızı yakından takip ediyorum. Bu bağlamda yorumunuz önemli ve değerli idi.

    Dediğiniz gibi belki-de burçtaş olmamızın bir etkisi var :) Ama ben bunun daha ötesinde ‘Ikna etmek için degil anlamak-anlatmak için’ anlayışının ortak payda olmasının etkisi olduğunu düşünüyorum.

    Ayrıca bahsettğiniz gibi, korku taciri türk basınından gerçekten ümidi kestik. Bu bağlamda derindusunceler, düşünceler, izlenimler ve bunun gibi bir çok blogun çok değerli yerlerinin olduğuna inanıyorum. Ortak paydamız, ‘ikna etmek değil, anlamak-anlatmak’ olduğu sürece çok şey öğreneceğimizi düşünüyorum. Ki bu üstte saydığım siteler referans alınacak siteler.

    Dostlukla..

  4. ucanbalik Says:

    metu,

    http://www.hafif.org/etiket/ha%C5%9Flanm%C4%B1%C5%9F-m%C4%B1s%C4%B1r

    görüntüye bakılırsa, lezzetli bir şey olmalı.

Leave a Reply