‘Darbeye karşı 70 milyon adım’ yürüyüşü üzerine bir yazı yazmayı planlıyordum, ama ‘ödüllü’ ve ulusalcı yazarımız Okan Yüksel’in konuya değindiğini fark ettim. Ulusalcı yazarımız, biraz ironik bir dil kulanmak istemiş olacak ki şöyle diyor;

21 Haziran 2008 Cumartesi günü, yani yarın, bir takım sivil toplum örgütleri darbeye karşı yürüyüş organize etmişler. Davetlerinde “İşte o gün, 50 yıldır cesaret edemediğimiz, hep geç kaldığımız birşeyi yapmak için toplanacağız.” yazmışlar. Kendilerini ve söz konusu organizasyonlarını fark edince şaşırdım, önce gidip birer birer haber sitelerini baştan sona taradım; birileri darbe yaptı da benim mi haberim olmadı diye :) Baktım ortada darbe ya da darbeci yok.. Hal böyleyken, peki bunlar ne halt etmek için yürüyorlar?

Ulusalcı yazarımızın ‘darbe’ denilen şeyden anladığı, büyük ihtimalle, askerin, top, tüfek ve tanklarla sivil yönetimi devirmesi olsa gerek. Ve konuyla ilgili yazısından da anlaşılıyor ki, darbe diyince aklına sadece 12 Eylül geliyor.

Aslında ulusalcılarımızın bu yaşanan ‘incelikli darbe’ veya ‘yargı darbesini’ görmemeleri veya görmezden gelme nedenleri, ‘bana dokunmayan darbe bin yaşasın’ anlayışından başka bir şey değil; cunku darbelerin yapılma nedeni, yeni bir şey yapmak değil, mevcut statükoyu korumaktır. Bu bakımdan halen 1923′de yaşayan ve dünyayı halen 80 yıl öncesinden yorumlamaya çalışan bu ulusalcı ‘aydınlarımızın’ statükoyu koruma özlemleri, yaşanan ‘incelikli darbe’ sürecini görmezden gelmelerinde başlıca etken oluyor. (yazının devamı için..)

Kurucu ideolojimizin yılmaz ‘bekçileri’ olan ulusalcılarımız, bir göz boyama aracı olarak uyguladıkları ‘çok partili sisteme geçişten’ sonra, artık ülke yönetimini kulise çekilerek gerçekleştirmeye başladılar. Defalarca bahsedildiği gibi, halk istediği partiye oy verebilmektedir; ama ülkeyi asıl yöneten halkın seçtiği bu ’seçilmişler’ değil, kurucu ideolojinin kutsadığı ulusalcı ‘atanmışlar’ olmuştur.. Bu ikili yapı arasında bir gerilim doğduğu taktirde, kulislerdeki ‘atanmışlar’, bir darbe yaparak ’seçilmişleri’ deviriyor idi. 27 Mayıs, 12 mart, 12 eylül, 28 şubat buna örnektir.

Bu ikili yapı arasında ne zaman sorunçuksa, bir şekilde müdahale ediliyordu yani. Bu mudahale mantığı halen değişmemekle birlikte sadece yöntem bakımından bir takım değişiklikler yaşandı. Son anayasa mahkemesi kararı ile görülüyor ki, gelinen noktada, artık asker kışlasından çıkıp, açıkca darbe yapmaya cesaret edemiyor.

Son ordu-yargı ilişkilerine ve Taraf Gazetesi’nin iddialarına bakacak olursak, ordu ile yargının işbirliği ile yeni bir darbe şekli olan; ‘incelikli darbe’ veya ‘yargı darbesi’ ile karşı karşıyayız.

Cunta eseri olan anaysa mahkemesi ile ’seçilmişlere’, ordunun ‘gizli’ desteği ile bir müdahale gerçekleştiriliyor; 500 küsür milletvekili yerine, 11 üyenin söz sahibi olmasını başka nasıl açıklayabiliriz?

Okan Yüksel ve bilimum ulusalcı ‘aydınlarımıza’ önerim, yaşanan ‘incelikli darbe’ sürecini görebilmeleri için, olayları biraz daha sağlıklı değerlendirebilmeleri gerektiği; bunun için ise demokrasi gibi değerlerin sadece kendileri için olmadığı ve bunların bütün insanlığın hizmetinde olan çerçeve değerler olduğunu görmeleri.

Bütün bunların ötesinde ‘darbe günlükleri’ konusunda alınan yargı kararları var. Acaba okan yüksel ve türevi ulusalcılar bu yargı kararlarını görmediler mi? Okan Yüksel ‘ortada darbe yok darbeci yok’ diyor, ama babalar gibi ‘darbe günlükleri, planlarına’ dair yargı kararları var.

Okan Yüksel’in gazetelere, haber sitelerine daha sağlıklı bakması gerekiyor. Ya da ‘benim darbem seninkini döver, bana dokunmayan darbe çok yaşasın’ desin. Hiç değilse takiyye yapılmış olmaz.

Darbesiz günler!

*karikatür derindusunce.org’dan alınmıştır.



13 Responses to “‘Darbeye Karşı 70 Milyon Adım’ Yürüyüşü Ve Ulusalcı Bakış Açısı: Bana Dokunmayan Darbe Bin yaşasın!”  

  1. 1 ortavegol

    İşin acı tarafı, Okan Bey, “onun anladığı manada” darbe olsaydı, zil takıp oynardı gibime geliyor. Yargı darbesi kesmemiş heralde.

  2. Ya AKP’nin uyguladığı darbeler, DTP’ye kapatma davası açılınca savcıya-yargıya övgüler dizenler kimdi? Ya da AKP’nin dini, herşeyin üstünde görmesi nedir? Ya da şu uygulaklarının toplamı nedir?

    Herşeyi değiştirip kendisi gibi düşünmeyeni anti-demokratik görmek, kendisi dışındakileri Müslüman bile görmemek, ya da kendine Müslüman olmak? Kim adına, kimin açısından?

    Kemal Okuyan’ın güzel bir yazısı var aynı kullvarda değilim yazının sahibyle ama bir cevaptır.. İyi bir cevap hem de.

    “İnsanın kendini “karşı” olarak tanımlaması kimi zaman işe yaramıyor, açıklayıcı olmuyor. Ancak siyaset biraz da taraflaştırma işlemiyse, karşı olacaksınız, karşıtlıklar kurarak yolunuza devam edeceksiniz.

    Taraflaştırma bir kez yapılan ve sonrasında sabitlenen bir müdahale değil. Zamana, koşullara, siyasal dengelere ve önceliklere, toplumun ideolojik haritasına göre yeniden ve yeniden şekillenecek, değişecek. Dolayısıyla, tek bir insan söz konusuysa, anne-babaya karşı olmaktan başlayacak, mahallede herkese dayılanan üç yaş büyük fırlamaya karşı olmakla devam edecek, öğretmene, şefe, kim bilir belki patrona ve daha iyisi düzene karşı olmaya kadar gidecek. Siyasal bir özne ise kendi hedefleriyle güncel gelişmeler arasındaki bağı kapsama, dışlama ve karşıtını, düşmanı belirleme diyalektiği sayesinde kuracak.

    Burada bazı karşıtlıkların baki kalacağı açık. Bir devrimci, solcu için sömürüye, emperyalizme, faşizme karşı olmak sürdürülesi niteliklerdir. Bunlar hem ilkesel kodlamalardır hem de güncelin dayatmasına pek gereksinmezler. Ve bu nedenle zaman zaman soyut kalır, etkisizleşir ama hiçbir biçimde önemsizleşmezler.

    Oysa konjonktürel bir zemine yerleşecek bir taraflaşma konusu, eğer kodlamanın kendisi bu taraflaşmayı keskinleştirici özellikler taşıyorsa, yukarıda sözünü ettiğimiz ilkesel karşıtlıkların çok ötesine geçen bir etki yaratabilir. Örnek olsun, bugün Ukrayna’da NATO karşıtlığı, emperyalizm karşıtlığından çok daha etkilidir, kutuplaşmayı derinleştirmekte, ona şaşırtıcı bir derinlik kazandırmaktadır. İlginç ve önemli olan, NATO karşıtlığının anti-emperyalist mücadeleyi silikleştirmemesi, tam tersine ona geniş bir alan açmasıdır.

    Bugün Türkiye’de AKP karşıtlığı için de kısmen benzer bir değerlendirme yapmak mümkündür. AKP karşıtlığının her biri tek tek tarihsel ve sabit değere sahip sermaye, emperyalizm, gericilik karşıtlıklarından daha etkili olduğu, bununla birlikte, siyasal titizlik koşullarının yerine getirildiği örneklerde, ilkesel pozisyonları zedelemek bir yana, onlara güç verdiği görülmektedir.

    Peki “darbe karşıtlığı” böyle midir? Darbe karşıtlığı, kimi referans noktalarımıza, ilke ve hedeflerimize zarar vermeden Türkiye solunun gereksindiği türden bir taraflaşmayı sağlayacak mıdır?

    Bir başka deyişle, dönemin taraflarını “darbe karşıtları” ve “darbe yanlıları” olarak kurduğumuzda nereye doğru ilerleyeceğiz?

    Geçtiğimiz Cumartesi günü İstanbul Beyoğlu’nda gerçekleşen yürüyüş, tek başına, bir ilerlemeden çok gerilemenin söz konusu olduğunun kanıtıdır. İslamcı sembol ve işaretlerin, Nazlı Ilıcak türünden şahsiyetlerin varlığını, bütün rahatsız edici boyutlarına karşın, bir kenara bırakıyorum, “yürüyüş”ün toplam havası ve topluma yansıyan havası şudur: AKP karşıtları ve AKP yandaşları arasındaki saflaşma sürüyor.

    Daha ne istiyoruz? AKP karşıtlığının bugün ilerletici bir taraflaşmanın kutup başlarından biri olacağını söylemiyor muyduk? Bizi ne rahatsız ediyor? Bir kısım “solcu” etiketli insanın AKP ile birlikte saf tutması mı? Evet, rahatsız edici ama son tahlilde kendi tercihleri ve bu tercihleri onları zaten “sol” olmaktan çıkarmakta…

    Asıl mesele, “darbe”ler üzerinden kurulan “AKP yandaşlığı-karşıtlığı”nın AKP’nin ve onun temsil ettiği güçlerin ekmeğine kalınca bir yağ sürmesidir. AKP yandaşı olmanın eskisine göre biraz zorlaştığı, AKP karşıtlığının ise biraz değil, ciddi bir meşruiyet kazandığı bir dönemde pek az kişinin arkasında duracağı “darbeden yana olma” konumunun taraflardan tekini tanımladığı bir eksen solu tamamen devre dışı bırakacaktır.

    Bir kısım “solcu” etiketlinin bunu istediği açık. Başka bir mecradan güç almak, oradan beslenmek konusunda kararlılar ve “darbe karşıtlığı” buna hizmet ediyor.

    Altını çiziyorum, içi boşaltılmış bir “darbe karşıtlığı”nın zararlarından söz etmiyorum. AKP’ye karşı olan herkesi “darbeci”likle itham eden gerici/yobaz hezeyanın yaygınlaşma tehlikesine işaret ediyorum.

    Açıkça söyleyeyim. “Darbe karşıtı” değilim, çünkü bugün bana bir şey ifade etmiyor. Faşizm karşıtıyım, 12 Eylül karşıtıyım, sermaye diktatörlüğü karşıtıyım, kapitalist devlet karşıtıyım… İktidardaki gerici, işbirlikçi parti olarak AKP’ye karşıtım.

    “Darbe karşıtlığı” kodlaması bütün bunlara güç verseydi, taraflaşmayı netleştirseydi, “darbe karşıtıyım” derdim.

    Demiyorum. Bugün her devrimcinin, Adnan Menderes’in idamıyla Deniz Gezmiş’lerin idamını bir tutan, “sivil” olan her şeyin iyi olduğu yalanının arkasında duran, TÜSİAD ve Avrupa Birliği’nin himayesinde Soros Demokrasisi pazarlayan bu bet sesli koronun parçası olmayı reddetmesi gerektiğini düşünüyorum.

    12 Eylül faşizminin kanlı bir sermaye operasyonu olduğunu kimse unutturamayacak! Kimse 12 Eylül generallerinin ve sonraki takipçilerinin desteğiyle halkımızın başına sarılan AKP’yi savunmayı “özgürlük mücadelesi” olarak yutturamayacak!

    Yeni Şafak “faşizme karşı omuz omuza” diye başlık atmış… Gazanız mübarek olsun kardeşler!”

  3. 3 canan abdullah

    bu söyledikleri çok saçma.. yani bu sığındıkları bahane.. neymiş? ortada darbe filan yokmuş. e evet doğru, darbe yok “şimdilik”. peki irtica var mı? şeriat devleti var mı? onlar da yok, niye rahatsız oluyorlar “her an çıkabilir” diyerek? hoş, dertleri de o değil ya…

  4. yeraltındannotlar;

    mevcut siyasi durum, bizi akp’nin yanında yer alıyor gösterebilir; gayet normal. Demokrasi, insan hakları v.s. bunlar çerceve değerler. AKP’nin, DTP kapatma davası sırasında, yargının yanında yer alması ne kadar yanlış ise, akp’ye açılan kapatma davasında ve yaşanan bu ‘incelikli darbe’ döneminde, akp ye yapılanlara karşı kayıtsız kalmakta o derece yanlıştır..

    konula ilgibi budalaca (kendisi blogunu kapattı)’da hoş bir fıkra vardı. Hep aklıma gelir. Şöyle;

    Müslüman, Hristiyan ve Mecusi, üç arkadaş bir köy ağasının bahçesine girerler armut araklamaya… Ağacın başındayken ağa yakalar üçünü. Üçü ile aynı anda baş edemeyeceğini düşünür. Müslüman ve Hristiyana der ki: “Sen benim din kardeşimsin. Sen dindaşım değilsin ama aynı İsa’ya inanıyoruz. Siz istediğiniz kadar yiyin de, izin verin şu Mecusiyi döveyim.” Mecusi bir temiz dayak yer, diğerleri seyreder. Sonra ağa Müslümana der ki: “Sen benim dindaşımsın, sen istediğin kadar ye de, izin ver şu Hristiyanı döveyim.” O da bir temiz dayak yer. Hristiyan ve Mecusiden kurtulan Ağa, en son Müslüman’a dönerek “Bilmez misin hırsızlık haramdır, ne diye girdin bahçeme!” der ve onu da bir güzel döver… Müslüman bir güzel dayak yerken bağırır: “Mecusi’yi koruyun!”.

    aynen fıkrada olduğu gibi..

  5. Okan Yüksel’in darbedeb anladığı yalnızca “darbeli matkap” herhalde:)
    Bence bu dediğiniz gibi tamamen “bana dokanmayan yılan bin yıl yaşasın” zihniyeti… Ama son fıkra herşeyi açıklıyor herhalde…

  6. Şu temel noktayı bir kere daha vurgulamakta fayda görüyorum; en son 1 mayıs olayları da gösterdi ki, özgürlük-özgürlük diye nara atanlar, kendinden başka kımseye özgürlük tanımıyorlar, bu türden tehdit ve saldırılar sadece “İnsan Hakları” ihlalidir. Bu yüzden bu tehdit ve saldırıların püskürtülmesi de hepimizin görevidir. Son söz olarak: Naziler tarafından öldürülen Pastor Niemoeller’e atfedilen şiiri bunu iyi tanımlıyor, en azından fıkra değil:)) İş fıkraya kalırsa Bektaş-i fıkraları bunlara cevap olabilirdi ama gereği yok…

    Önce Yahudiler için geldiler
    ve ben konuşmadım
    çünkü bir Yahudi değildim.

    Sonra komünistler için geldiler
    ve ben konuşmadım
    çünkü ben bir komünist değildim.

    Sonra sendika üyeleri için geldiler
    ve ben konuşmadım
    çünkü ben sendika üyesi değildim.

    Sonra benim için geldiler
    ve benim için konuşacak
    kimse kalmamıştı.

  7. Argüman şu mudur yani; “AKP özgürlük özgürlük diyor ama aslında özgürlükçü felan da değil, demekki “bizden” değil, o zaman kapatılsın.” veya “AKP özgürlükçü felan değil, o zaman 430küsur milletvekiliyle kabul edilen yasayı 11 kişi iptal etmelidir.”
    Bence yanlış bu, DTP’nin kapatılmasına ne kadar tepki gösteriyorsam, AKP’nin kapatılmasına da gösteriyorum. “12 Eylül’e karşıyım ama darbeye karşı değilim” diyen TKP kapatılırsa bir gün, ona da karşı olacağım.

  8. jörmunganda…

    “YARGI DARBE YAPIYOR” DİYENLER 12 EYLÜL DARBESİNDE GÖREVDEYDİ! YA DA PARTİ KAPATILMASIN DİYENLER!

    Batı basınında ardarda çıkan makalelerde; AKP hakkında açılan kapatma davası için “yargı eliyle darbe” diye yazılar ortaya dökülmeye devam ediyor. Newsweek, AKP’nin lobicisi Grenville Byford’un yazısını yeterince objektif bulmamış olacak ki, İstanbul’daki önemli isimler Sami Kohen ve Matthew Owen’a yazı yazdırmış. Ama bu da yetmemiş bir de Morton Abramovitz ve Henry Barkey’in görüşlerine yer vermiş.

    Başbakan için övgüler düzmeye doyamayan the Economist’in Türkiye temsilcisi de “demokrasi laiklikten önemlidir” deme cüretini kendinde bulmuş. Batı basınının neden sürekli aynı “olağan şüphelilere” köşelerini açtığını merak etmeye başladık. Yoksa başka birşeyin kokusunu mu aldılar?

    NY Times, The Financial Times, The Economist gibi yayın kuruluşları genelde “dissident” denen, sistemin dışına itilme ihtimali yüksek fikirlere destek olmak için bir “Majino Hattı” oluştura dursun, hatırlatmak istiyoruz: Türkiye’de yapılan son üç askeri darbenin hepsinin planlaması ve uygulamasına ABD birebir dahil olmuştur. ABD Dışişleri arşivleri göstermektedir ki, Türkiye’de darbe olduğunda ABD yönetimi buna her anlamda müdahildir. İşte sadece bu nedenle bile AKP’nin yargılama süreci DARBE DEĞİLDİR… ÇÜNKÜ İŞİN İÇİNDE ABD YOKTUR… Dahası ABD bu meseleye dahil olmamaya kararlıdır.

    “Yargı darbe yapıyor, durdurun, engel olun. ABD olarak müdahale edin, Türkiye ile ilişkileri kesin” diye panik içinde tepki gösteren Morton Abromovitz, 80 darbesi sonrasında Ankara’da Büyükelçilik müsteşarlığı görevindeydi… “Bizim çocuklar yaptı” cümlesi kendisinin de bildiği bir cümledir… Askerin yaptığı darbeleri, cezaevlerinde yapılan işkenceleri çok iyi bilir… Sokaklarda üniversitelerde silahların ateşlenmeye başlaması, bize Abromovitz’in Türkiye’de görev yaptığı günleri hatırlattı. Bizce ortaya atlayıp “darbe oluyor” diye ağlayacağın(ız)a “Biz Türkiye’yi nasıl kaybettik” sorusuna yanıt aramalı ve masasındaki Fethullah Gülen imzalı vazoya çiçekler koymalıdır.

    Hatırlatmak isteriz ki; ABD’yi müdahaleye çağırmak GERÇEK ANLAMDA DARBE İSTEMEKTİR. İngilizcede de önemli bir söz vardır: NE İSTEDİĞİNİZE DİKKAT EDİN… GERÇEK OLABİLİR!

  9. öncelikle Talha bey hoşgeldiniz. Umarım artık kesin dönüş yapmışsınızdır=)

    yeraltındannotlar;

    jörmungand’a aynen katılıyorum.. hep bahsettiğim gibi ortada bir yanlış varsa, buna gözümüzü kapatamayız. AKP’yi, dtp konusundaki tavrı nedeniyle eleştirmekte haklısınız; peki akp neden bunu yaptı? Yeterince demokrat olamadığı için, farklı görüşteki bir partiye yapılan anti demokratik mudahaleye ses çıkarmadı. Ee AKP’ye açılan kapatma davasında sizin yaptığınızda, akp’nin dtp’ye yaptığının aynısı. Dolaylı olarak tezinizi çürütüyorsunuz.

    Ama bir diğer enty niz gösteriyor ki; siz yaşananın yargı darbesi olduğunu konusunda bizle aynı fikirde değilsiniz. Şöyle denmiş enty nizde;

    Türkiye’de darbe olduğunda ABD yönetimi buna her anlamda müdahildir. İşte sadece bu nedenle bile AKP’nin yargılama süreci DARBE DEĞİLDİR… ÇÜNKÜ İŞİN İÇİNDE ABD YOKTUR…

    bu biraz basit bir değerlendirme değil mi? Yani, ‘ABD işin içinde değilse bu yaşanan darbe değildir..’ Bu kadar basit yani.

    Ayrıca ‘ABD bu işin içinde yoktur’ önermesi doğru mudur? Evet, ABD yönetimi bu konuda akp’den yana taraf almış gibi görünüyor.. Ama ABD’de bunun aksini düşünenlerde var. Malum düşünce kuruluşunun çalışmaları biliniyor bu konuda. Hatta yakın zamanda bir darbe olacağından bahsedilmişti, abd’de..

    Şöyle bir soru sorsak;

    Aşağıdakilerden hangisi bir darbedir?

    A) 28 şubat B) 12 Mart C) 27 Mayıs D) 12 Eylül E) AKP kapatma davası ile başlayan süreç F) hepsi

    Büyük ihtimalle cevaplar kişinin ideolojik görüşüne göre değişecekti. Mesela bir işçi partili, A, C ve E’yi darbe olarak görmeyecektir.. Aynı şekilde, B ve D’yi darbe olarak görmeyenlerde olacaktır.. Oysa bunların hepsi birer darbedir.. Ama işte anlayış, ‘bana dokunmayan darbe, darbe değildir.’

    Bu noktada ‘Darbe nedir’ sorusunu sormamız gerek sanırım. Ve bundan önce ‘rejimin niteliği’ üzerine konuşmalıyız.

  10. Rejimin niteliği mi? Nitelik mi söz konusu acaba? Amerika’yı bu işten soyutlamak sadece demogojidir, ABD her zaman ki gibi bu işin içindedir. Belki de sorun bundan kaynaklanmaktadır. Biz ABD’nin TC’nin iç işlerine müdahalesini konuşmuyor muyuz? Ve bundan şikayet etmiyor muyuz? Ya da sokaklar bundan dolayı kutuplaşmıyor mu?

    AKP’nin kapatılma davasından tutunda TSK’ya kadar tam göbeğinden bağımlı bir durumdan söz ediyoruz. Bu ülkeyi ne AKP gibi işbirlikçi partiler. ne de Kemalizmin ideolojisi kurtarır. Sorun işte tamda buradan itibaren “niteliksiz” bir şekil almıştır.

    Türkiye’nin sömürge bir ülke olması sizi mutlu ediyorsa bence bunu açıkca dillendirin ve ellinize bir taş alıp birini Filistinli çocuğa birinide Iraklı çocuğa atın. Çünkü Türkiye’de öyle olacak, saflarınızı belirleyin.

  11. tartışma ekseninin kaydığını düşünüyorum. Çevre-merkez ilişkisi üzerinden bakmakta fayda var. 12 mart bu ülkede yükselen sol muhalefeti etkisizleştirmek için yapıldı, 1960 darbesinde ise, DP hükümetinin ‘baskıcı uygulamaları’ bahane edildi. 12 eylül’de ise daha önce yarım bırakılan iş yapıldı. Ve yapılanları biliyoruz; ülkede darbeye meşruyet ve zemin hazırlamak için ş,ddet ve terör bir şekilde tırmandırıldı.

    Şimdi yaşananlar nedir?

    Önce danıştay saldırısı, arkasındaki katilin veli küçük ile çekilmiş fotoğrafları ortaya çıktı. Daha sonra Cumhuriyet gazetesine atılan bombaların bir ergenekoncunun evinden çıkması, akp ye açılan kapatma davasına dair iddianamenin, mahkemeye sunulmadan 2 gün önce yine bir ergenekoncunun evindeki bilgisayardan çıkması..

    Geniş pencereden baktığımızda aslında her şey görülüyor.. Darbe ortamı oluşturulmaya çalışılıyor bir şekilde..

  12. Ayrıca, geldiğimiz noktada dünya üzerinde iki saf olduğunu düşünüyorum; düşünce özgürlüğünden taraf olanlar ve diğerleri.. Zaten bu yuzyıl ın insanlık savaşı, ‘düşünceyi özgürleştirme savaşı olacaktır..’

  13. Yaşasın Türkiyee..


Leave a Reply