Bu hafta bir çok öğrenci ders başı yaptı. Ya da hayır, şöyle demeliydim, zorla ders başı yaptırıldı. Hemen aklıma ilkokula başladığım o ilk gün geldi. Tarifi imkansız bir acı yaşamıştım; çünkü artık dünya ile bağım bir şekilde kesilecek ve dört duvar arasında bize verilen şeyi almak zorunda bırakılacaktık. Bu ‘şeye’ ‘eğitim’ adı veriliyordu. Son derece militarist bir eğitimden geçiyorduk. Saçlarımız ‘asker traşı’ tarzında kısaltılmalıydı, kıyafetlerimiz birbirinin bire bir aynısı olmalıydı, her sabah aynı marşları söylemeliydik, asker gibi sıraya girmeliydik ve bize dayatılan ‘şeylere’ itaat etmeliydik.

Bütün bunların ötesinde bir de, buralarda adı ‘öğretmen’ olan, ama bu vasıf ile uzaktan yakından ilişkileri olmayan ve benim öğretmen diyemeyeceğim ‘devlet memurları’ vardı. Esasen bize verilen ‘eğitim’in çıkmazıda tam olarak bu devlet memurları. Bu yazının konusuda, benim ilköğretim hayatım değil, bu memur zihniyeti. (yazının devamı için..)

Sorun Nerde?

Her şeyden önce sorun, eğitim hizmetinin devlet tarafından verilme sorunudur. Hizmet alanlar -yani öğrenciler- tarafından, doğrudan bir ödeme yapılmadığı için verilen eğitimin kalitesi düşük oluyor. Bu argümanı tersten düşünerek doğrulayabiliriz; yani mevcut durumu düşünerek. Mevcut durumda bir ‘öğretmen’ maaşının kaynağının öğrenci değilde, devlet olduğunu bildiği için, kendisini öğrencinin değil, devletin hizmetinde görüyor. Bu durumda öğrenci için değilde, devletin katı kurallarını harfiyen uygulamak adına, devlet için çalışıyor.

Aslında dershanelerin başarısının ardında yatan şeyde tam olarak bundan ibaret. Bir çok öğrenci derhanelere doğrudan kendileri ödeme yaptıkları için devreye ‘arz-talep’ ilişkisi giriyor. Ve dershaneler bu öğrencileri kendilerine çekmek adına eğitimin kalitesini arttırıyorlar. Bununla birlikte rekabette devreye girdiğinden kalite yükselirken maliyette olabildiğince düşüyor. Dershanede çalışan öğretmenlerde, ödemenin doğrudan öğrenci tarafından yapıldığını bildikleri için, öğrenci odaklı düşünüyorlar ve kendilerini geliştirme yoluna gidiyorlar; çunku biliyorlar ki, kendini geliştirmeyen ve kalitesiz öğretmenler buralarda asla kendilerine yer bulamaz.

Ne yapılmalı?

Mevcut sistemde her öğrencinin devlete elbette bir maaliyeti var. Bu miktarın ne kadar olduğu konusunda bir fikrim yok. Ama bu miktar -her ne kadarsa artık- velilere verilebilir. Ve velilerde bu paranın üzerine, maddi imkanları ölçüsünde bir miktar daha katarak çocuklarını özel okullara gönderebilirler.

Bu sistem ‘yüksek liselerde’, pardon üniversitelerimizde de uygulanabilir. YÖK Başkanı’nın bu yönde bir çalışması olduğunu duymuştum. Hayata geçirilirse başarıya ulaşacağı kesin.

Üniversite konusuna ise başka zaman devam edeyim.



16 Responses to “Devlet Elini Eğitimin Üzerinden Çekmeli”  

  1. “Saçlarımız ‘asker traşı’ tarzında kısaltılmalıydı, kıyafetlerimiz birbirinin bire bir aynısı olmalıydı, her sabah aynı marşları söylemeliydik, asker gibi sıraya girmeliydik ve bize dayatılan ‘şeylere’ itaat etmeliydik.”

    İlk ve ortaöğretim aşamalarında kesinlikle bu kurallar olmalıdır. Disiplinsiz bir eğitim olmaz diye düşünüyorum. Tabi disiplini de başka şeylerle karıştırmamak lazım.

    “Mevcut durumda bir ‘öğretmen’ maaşının kaynağının öğrenci değilde, devlet olduğunu bildiği için, kendisini öğrencinin değil, devletin hizmetinde görüyor. Bu durumda öğrenci için değilde, devletin katı kurallarını harfiyen uygulamak adına, devlet için çalışıyor.”

    Bu görüşünüze kesinlikle katılmıyorum. Bunun tek nedeni öğretmenlerin adam gibi yetiştirilmemesidir. Eğer siz öğretmenleri belli başlı yeterlilik sınavlarıyla değil de kpss adındaki sınavla alırsanız bu sonuç kaçınılmazdır. Devletin anlaması gereken, sadece ve sadece herkesden öğretmen olamayacağıdır.

    Dersanelerin başarısının sebeplerinden birisi de budur. Öğretmenleri seçiyorlar. Kalitenin yükselmesinin nedeni para değil yani. Öğretmenlik duygusunu taşımayan bir insana milayarlar verseniz yine o işi hakkıyla yapamaz. Dersanelerin başarısının başka bir nedeni de öğrencilerin para veriyor olması. Fakat öğretmen kaynaklı değil, öğrenci ve veli kaynaklı. Veli para ödediği için çocuğunu ders çalışmaya teşvik ediyor ya da öğrenci kendinde bu bilinci para verdiği için buluyor.

    Ne yapılmalı?

    Öğretmenler bir takım yeterlilik sınavlarından geçirilerek işe alınmalı ve sürekli müfettişler tarafından denetlenmeli. öğrenci,veli ve yöneticiler tarafından değerlendirilerek öğretmenlik yapma yeteneklerini kaybettikleri zaman işten atılmalı. (Artık devlet memuru oldum, yangel yat olmamalı) Öğretmenlik birçok meslek grubundan maddi ve manevi olarak üst düzeyde sayılmalı. (yani eski değerlerini yeniden kazanmalı)

  2. ibrahim;

    İlk ve ortaöğretim aşamalarında kesinlikle bu kurallar olmalıdır. Disiplinsiz bir eğitim olmaz diye düşünüyorum. Tabi disiplini de başka şeylerle karıştırmamak lazım.

    Bunun pek eğitim ile ve/dahi disiplin ile alakalı bir şey olduğunu sanmıyorum. Tek tip insan istiyor devlet. Salih Memecan’ın karikatürü çok güzel ifade etmiş bunu; Söze gerek bırakmadan..

    İlköğretim yıllarımda, yaz tatillerinde uzattığım saçımı kestirdiğimde yaşadığım duygu tarifi imkansız idi. Çunku bir şekilde o saç, o dönemde benim kendimi ifade etme şeklimdi. Ama birileri istedi diye saçlarımı kesmek zorunda bırakılıyordum. Bunun eğitim ve disiplin ile uzaktan yakından alakası yok. Bir şekilde bir takım özelliklerimiz törpüleniyor ve ‘devlet babanın’ istediği insan tipine girmek zorunda bırakılıyoruz. Son derece yanlış.

    Bu görüşünüze kesinlikle katılmıyorum. Bunun tek nedeni öğretmenlerin adam gibi yetiştirilmemesidir. Eğer siz öğretmenleri belli başlı yeterlilik sınavlarıyla değil de kpss adındaki sınavla alırsanız bu sonuç kaçınılmazdır. Devletin anlaması gereken, sadece ve sadece herkesden öğretmen olamayacağıdır.

    Teşhisine katılıyorum. Ama çözüm noktasında ayrılıyoruz sevgili İbrahim. Sende öğretmenlerin ‘adam gibi yetiştirilMEmesinden’ bahsetmişsin; yani eğitimin kalitesizliğinden.

    Üniversite eğitiminin kalitesiz olması, yazıda bahsettiğim ‘memur zihniyetinden’ kaynaklanıyor. Parasını öğrenciden değilde, devletten alan öğretim görevlileri kendini yetiştirmiyor. Öğrenci odaklı bir eğitim olmazsa kalite düşük olacaktır. Bu çok açık.

    Görüldüğü gibi hep aynı noktaya geliyoruz.

    Öğretmenler bir takım yeterlilik sınavlarından geçirilerek işe alınmalı ve sürekli müfettişler tarafından denetlenmeli. öğrenci,veli ve yöneticiler tarafından değerlendirilerek öğretmenlik yapma yeteneklerini kaybettikleri zaman işten atılmalı. (Artık devlet memuru oldum, yangel yat olmamalı) Öğretmenlik birçok meslek grubundan maddi ve manevi olarak üst düzeyde sayılmalı. (yani eski değerlerini yeniden kazanmalı)

    Mili eğitim buna benzer bir uygulama yaptı. Öğretmenleri rutbelendirdi falan. Ama olmadı. Tek yol var; o da eğitimin bu şekilde özelleştirilmesi. Bunun haricinde yapılan her çözüm, Milli EĞitim Bakanı’nın yaptığı gibi eğitimi yap-boz tajtasına çevirmektir. Yapmadıkları şey kalmadı. Oysa çözüm açık.

  3. 3 hüseyin

    “Mevcut sistemde her öğrencinin devlete elbette bir maaliyeti var. Bu miktarın ne kadar olduğu konusunda bir fikrim yok. Ama bu miktar -her ne kadarsa artık- velilere verilebilir. Ve velilerde bu paranın üzerine, maddi imkanları ölçüsünde bir miktar daha katarak çocuklarını özel okullara gönderebilirler”

    bu noktada velilerin koyabileceği o miktarın önemi oldukça artacak ve daha fazla parası olan daha iyi eğitim alacaktır. zaten günümüzde bu böyle. parası olan yıllık ortalama 15-20 bin lirayı rahatlıkla verebilecek olanlar çocuklarının en iyi eğitimi almasını sağlıyor. böylece de çocuğu gelecekte daha iyi iş imkanlarında sahip oluyor.zengin ve imkanı bol olan öyle olmaya devam ediyor.
    bahsettiğiniz tarzda bi sistem “eğitimde fırsat eşitliği”ni öldürür. gerçi şu anda bi fırsat eşitliği olduğunu düşünmüyorum ama böyle bir sistemde yoksul aile çocuklarının çok daha kötüye gideceğine garanti veriyorum.
    ne yapılması gerektiği konusunda sayın ibrahim çınar bey’in görüşlerine katılıyorum. kpss gibi bi absürt sınav yerine yeterlilik sınavları yapılmalı, eğitim fakültelerine özel gösterilmeli. öğretmenlik mesleğine gereken değer verilmeli.

    memur zihniyetinden kurtuluşun tek çaresi budur. öğretmenliği severek yapan öğretmenler yetiştirmek.

  4. hüseyin bey,

    bu noktada velilerin koyabileceği o miktarın önemi oldukça artacak ve daha fazla parası olan daha iyi eğitim alacaktır. zaten günümüzde bu böyle.

    Günümüzde bu böyle değil. Günümüzde devlet velilere belli bir miktar para vermiyor eğitim için. Bu parayı direk öğretmene veriyor. Yanlış olan bu.

    böyle bir sistemde yoksul aile çocuklarının çok daha kötüye gideceğine garanti veriyorum.

    Neden kötüye gitsin? Mevcut sisteme devam ederler. En kötü ihtimalle yani. Ve eğitimde belli bir iyileştirme olacağı içinde bir süre sonra bu kişilerin durumunda da iyileşmeler olacaktır.

    Bahsettiğim gibi, bu yolla eğitim veren kurumlar, doğrudan öğrenciden para aldıkları için ve öğrencilerin -ya da velilerin- tercih hakkı olacağı için rekabet artacaktır. Bu da eğitimin kalitesini yükselttiği gibi bu eğitime ödenen para bir düşecektir. Kurumlar öğrencileri kendilerine çekebilmek için düşük ücret ve yüksek kalitede eğitim vermek zorunda kalacaklar.

    ne yapılması gerektiği konusunda sayın ibrahim çınar bey’in görüşlerine katılıyorum. kpss gibi bi absürt sınav yerine yeterlilik sınavları yapılmalı, eğitim fakültelerine özel gösterilmeli. öğretmenlik mesleğine gereken değer verilmeli.

    memur zihniyetinden kurtuluşun tek çaresi budur. öğretmenliği severek yapan öğretmenler yetiştirmek.

    Bu oldukça ‘romantik’ bir yaklaşım. Öğretmenlik mesleğine değer veren ve hakkıyla yapan kaç kişi var? Bu verilen eğitimle değiştirilebilecek bir şey mi?

    Elbette hayır. Bi kere, öğretmenlik mesleğini seven öğretmenler nasıl yetiştirilecek? Kulağa çok hoş geliyor; ‘öğretmenlik mesleğini seven öğretmenler’. Ama nedense piyasada çok az. Ve eğitim sisteminin sorunları ortada.

    Bu sistem yanlış. VELEV Kİ, sizin dediğiniz gibi öğretmenler yetiştirdik. Ee bu adamlar parayı direk devletten aldıkalrından dolayı, ‘nasıl olsa bu parayı her şekilde alacağım’ mantığıyla bir süre sonra kendilerini geliştirmiyorlar. Esasen bu noktada onlara hak bile verilebilir. Onların motivasyonunu yüksek tutacak bir şey yok.

    Ama dediğim gibi, para öğrenciden gelse, bu kişiler sürekli kendilerini yenileme/geliştirme ihtiyacı hissedecekler; çunku başka türlü var olamayacaklar.

  5. Sikayet edilen noktalara ben de katiliyorum. Devlet gudumlu-merkeziyetci-otoriter-objectivist bir egitim sistemi egitim vermekten ote karikaturdeki tek tip insan yetistiren bir fabrikaya donusuyor. Egitim alabildigine timar ogretim de alabildigine beyni korelten ezbere dayali bir bicimde gerceklesiyor. Cozum konusuna gelince sizlerden cesitli derecelerde ayriliyorum. Ogretmen de sistemin urettigi bir TiP olarak sistemin devamindaki kendisine verilen gorevleri yerine getiren bir sosyal-araciya (agent) donusuyor. Ancak Gramsci’nin dedigi gibi de hic bir sistem mutlak olarak kendi insan tipini yaratamaz. Bu nedenle butun ogretmenler de oyle gorulmemeli. Sistemin icinde sisteme karsi herseyi goze alarak mucadele eden ve sistemi insandan yana bir bicimde donusturmeye calisan bir suru guzel ogretmenlerimiz de vardir.

    Ogrencinin patron olmasi her ne kadar talep konusunda ogretmeni motive edici bir unsur gibi gorunebilse de ozunde yanlis bir egitim anlayisi ve felsefesinin sonucudur. Oncelikle bu varsayim yine devlet-merkezli egitim anlayisindaki gibi ogretmeni merkeze koymaktadir. Yani ogretmen yine otoritedir. Yine ogretmen bilgiye sahip tek unsurdur ve talep uzerine para karsiligi bu bilgiyi satmaktadir. Ya da size sunmaktadir. yani ogrenci yone edimsel ve pasiftir. Oysaki ogrenmenin gerceklesmesi daha bir kollektif isliski bicimlerini gerektirir. Ornegin cocugun verili bilgiden, kendi daha onceki bireysel deneyimlerine, zihinsel ve mental gelisimine dayali olarak ogrenme eylemini gerceklestirmesine olanaklarin saglanmasi ile mumkundur ve ogretmenin bu surecteki gorevi bir OGRETICIden ziyade sureci kolaylastirici rol oynayan kilavuzdur, destekcidir, yardimcidir. Hatta bu surecet ogretmen de ogrenci ile birlikte ogrenendir…

    Bir sistemin iyice kapitalislesmesi yani parayi verenin iyi egitim almasi hali hazirda var olan egitim esitsizligini daha da asiri uclara goturmeyecek mi? Yani parasi olmayanin iyi egitim almamasi guzel bir toplum icin goze alinacak dereceden bir kucuk sorunmudur ki…

    Cok uzattim sanirim. Hoscaklin…

  6. arkadaşların fikirlerini “romantik” bulmuşsun ama “baba beni okula gönder” ve “haydi kızlar okula” gibi kampanyaların (olmak zorunda) olduğu bir ülkede senin teklifin de bana pek ütopik geldi.
    iddia ediyorum devletin verdiği o parayı öğrencisi için harcamayacak 1 milyon veli bulabilirim size. :)
    bahsettiğiniz sistemin gerçekleşebilmesi için toplumda daha ileri bir eğitim-öğretim anlayışı belirmelidir.
    evet eğitim sisteminin çok eleştirilecek yanı vardır ancak senin görmeyi arzuladığın rekabet anlayışı zaten şehir merkezlerinde özellikle ilköğretim okullarında hızla gelişiyor. artık okul ve öğretmen seçme durumları daha çok yaşanıyor. okulların aldığı başarılı sonuçlar o okulların popülaritesini artırıyor. elbette bu rekabetin gelişmesi velinin olaya müdahil olmasıyla başladı.
    sonuç olarak veli okula ne kadar müdahil olursa eğitim kalitesi de doğal olarak artıyor.
    yani öğretmenin salla başı al maaşı durumu değil de, velinin saldım çayıra mevlam kayıra durumu vardır.
    veli öğrencisinin geleceğini düşündükçe arzuladığın eğitim ortamı zaten sağlanacaktır.

  7. 7 hüseyin

    sayın uçanbalık,
    “Günümüzde bu böyle değil. Günümüzde devlet velilere belli bir miktar para vermiyor eğitim için. ”
    zaten günümüzde bu böyle sözünden kastım daha fazla parası olanın daha iyi eğitim gördüğüdür. devletin veliye para verdiği değildir.

    ki gerçek de budur. o cümlenin akabinde gelen: ” parası olan yıllık ortalama 15-20 bin lirayı rahatlıkla verebilecek olanlar çocuklarının en iyi eğitimi almasını sağlıyor.” cümlesine dikkat ederseniz veliye para verme olayının değil de parası olanın daha iyi eğitim aldığının altını çizdiğimi ve günümüzde böyle olanın bu oldugunu daha rahat anlayabilirsiniz.

    “Neden kötüye gitsin? Mevcut sisteme devam ederler. En kötü ihtimalle yani.” mevcut sistemde bu çocuklara devletin sağlamış olduğu bir standart var. ama bahsettiğiniz sistemde devletin veliye vereceği paranın üzerine hiç koyamayacak veliler olduğundan emin olabilirsiniz. bu sistemin destekçisi değilim. değişmesi gerektiği kanaatindeyim ben de. çünkü sistemin getirdikleri ortada…

    ucanbalık,demişsiniz ki
    “Öğretmenlik mesleğine değer veren ve hakkıyla yapan kaç kişi var? Bu verilen eğitimle değiştirilebilecek bir şey mi? ” evet tamamen bu şekilde gerçekleştirilecek birşey. eğitimle..
    öğretmenlik meseleği toplumda ve ücreti veren konumunda devletin gözünde gerektiği değeri bulduğu an ve eğitim fakültelerinde öğretmen adaylarına öğretmenlik mesleği sevdirildiği zaman memur zihniyetli dediğimiz kişiler bu kutsal göreve gereken değeri vereceklerdir.
    benim yaklaşımımı romantik buluyorsunuz ama sizin yaklaşmınız da realist olmaktan pek bir uzak duruyor bana göre.

    “nasıl olsa bu parayı her şekilde alacağım’ mantığıyla bir süre sonra kendilerini geliştirmiyorlar. Esasen bu noktada onlara hak bile verilebilir. Onların motivasyonunu yüksek tutacak bir şey yok.”

    bence okullarımızın en büyük eksiği ve noksanı bu cümlede içinde yatıyor. öğretmenler de dahil olmak üzere eğitim sistemimizin ortaya çıkardığı insan tipi ahlaki değerleri tam olarak özümsememiş bir tip olarak karşımıza çıkıyor. istisnalar bulunmakla birlikte bu böyle. okullar çocuklarımıza sadece bilgi depoluyor ve onları ahlaki olarak yetiştirme konusunda pek birşey yapmıyor. ahlaki gelişim ailenin yapısına bağlı olarak ve arkadaş çevresine göre değişim gösteriyor.
    eğer bir insan ‘nasıl olsa bu parayı her şekilde alacağım’ mantığıyla hareket ediyor ve aldığı parayı hak etmek gibi bir düşünceye sahipse gerekli ahlaki değerlerden yoksundur bence. aynı mantıkla başka meslek dallarına da yaklaşırsak olayın garabeti ortaya çıkar. bir doktor nasıl olsa parayı alıyorum deyip hastasına bakmaz. bir memur işi aksatır. gereçesi ‘nasıl olsa parayı alıyorum’ olacaktır. yani eğitim sistemimizle ilgili en büyük açığımız çocuklara bilgi vermek dışında birşey yapmamamızdır. ki bunu bile doğru düzgün yapamamaktayız.
    diyorum ki sisteme destek vermiyorum tabi ki değişmeli ama üzerinde iyice bir düşünmeli bu değişikliğin ne şekilde
    yapılması gerektiği hakkında

  8. Yazıdaki tespitlere katılıyorum.Devletin en acil küçülmesi gereken sektör eğitim.Sektörün rekabetten uzak olması kalitesizlik olarak ortaya çıkıyor.Bunun faturasını gelecek nesiller de ödeyecek.Devletin rolü standart denetiminden öteye gitmemeli.

    Tek makalesi yayınlanmamış yabancı dili olmayan proflar devlet üniversitelerinde cirit atıyor.

  9. Elestirel Gunluk,

    Sistemin icinde sisteme karsi herseyi goze alarak mucadele eden ve sistemi insandan yana bir bicimde donusturmeye calisan bir suru guzel ogretmenlerimiz de vardir.

    Kesinlikle. Mutlaka böyle öğretmenlerde var.

    Bir sistemin iyice kapitalislesmesi yani parayi verenin iyi egitim almasi hali hazirda var olan egitim esitsizligini daha da asiri uclara goturmeyecek mi? Yani parasi olmayanin iyi egitim almamasi guzel bir toplum icin goze alinacak dereceden bir kucuk sorunmudur ki…

    Neticede bu belirttiğiniz kişiler için mevcut durum devam edecek. Yani, şu an ki durumdan daha kötü olmayacağı kesin.

    Çok daha kişinin durumu iyi olacağı için, bu durum, ilk duruma göre daha tercih edilir.

    Cok uzattim sanirim. Hoscaklin…

    Özellikle şu kısım öğreticiydi. Bu bakımdan katkınız için teşekkürler sevgili Elestirel Gunluk,

    Yine ogretmen bilgiye sahip tek unsurdur ve talep uzerine para karsiligi bu bilgiyi satmaktadir. Ya da size sunmaktadir. yani ogrenci yone edimsel ve pasiftir. Oysaki ogrenmenin gerceklesmesi daha bir kollektif isliski bicimlerini gerektirir. Ornegin cocugun verili bilgiden, kendi daha onceki bireysel deneyimlerine, zihinsel ve mental gelisimine dayali olarak ogrenme eylemini gerceklestirmesine olanaklarin saglanmasi ile mumkundur ve ogretmenin bu surecteki gorevi bir OGRETICIden ziyade sureci kolaylastirici rol oynayan kilavuzdur, destekcidir, yardimcidir. Hatta bu surecet ogretmen de ogrenci ile birlikte ogrenendir…

  10. medyatiki,

    veli öğrencisinin geleceğini düşündükçe arzuladığın eğitim ortamı zaten sağlanacaktır.

    Ama nasıl? Kendiliğinden sağlanacağını sanmıyorum. Bu konuyla ilgili şu yazıyı okumanı tavsiye ederim;

    http://www.derindusunce.org/2008/09/04/egitim-mi-sart-okul-mu/

    hüseyin bey,

    ama bahsettiğiniz sistemde devletin veliye vereceği paranın üzerine hiç koyamayacak veliler olduğundan emin olabilirsiniz.

    Evet, mutlaka olacaktır. Ee, zaten belirttiğim gibi, bu kişiler bugun nasıl eğitim görüyorsa, yarında öyle görecekler. Bunların durumunda değişme olmayacak.

    Hüseyin bey,

    bence okullarımızın en büyük eksiği ve noksanı bu cümlede içinde yatıyor. öğretmenler de dahil olmak üzere eğitim sistemimizin ortaya çıkardığı insan tipi ahlaki değerleri tam olarak özümsememiş bir tip olarak karşımıza çıkıyor. istisnalar bulunmakla birlikte bu böyle. okullar çocuklarımıza sadece bilgi depoluyor ve onları ahlaki olarak yetiştirme konusunda pek birşey yapmıyor. ahlaki gelişim ailenin yapısına bağlı olarak ve arkadaş çevresine göre değişim gösteriyor.

    Bir de ahlak kavramından bahsetmişsiniz; bu o kadar kompleks bir kavram ki. Eğitim kurumlarının ‘ahlak’ verebileceğinmden mi bahsediyorsunuz? Tam olarak anlamadım bu kısmı.

  11. orpen,

    Tek makalesi yayınlanmamış yabancı dili olmayan proflar devlet üniversitelerinde cirit atıyor.

    Şu an üniversite eğitimi alan biri olarak, bu bahsettiğin şeyi gölgeleyecek o kadar şey biliyorum ki. Esasen üniversite değil de, ‘yüksek lise’ desek daha doğru olur. Üniversitelerin durumu daha vahim. Başlı başına bir yazı konusu

  12. 12 hüseyin

    “Evet, mutlaka olacaktır. Ee, zaten belirttiğim gibi, bu kişiler bugun nasıl eğitim görüyorsa, yarında öyle görecekler. Bunların durumunda değişme olmayacak”

    bu parayı veren devlet eğitimden tamamen elini çektiği için bu şartları elde edemeyecek öğrenciler olacak. ” yani bunların durumunda değişme olmayacak mı ” bu şartlardan daha kötüsü olacak.
    medyatiki’nin kurduğu cümle olayın vehametini göstermiyor mu.
    “iddia ediyorum devletin verdiği o parayı öğrencisi için harcamayacak 1 milyon veli bulabilirim size.”
    demişsiniz ki :

    “Bir de ahlak kavramından bahsetmişsiniz; bu o kadar kompleks bir kavram ki. Eğitim kurumlarının ‘ahlak’ verebileceğinmden mi bahsediyorsunuz? Tam olarak anlamadım bu kısmı.”

    ahlak sözcüğünün tdk’nın sözlüğünde anlamı şu :

    “Bir toplum içinde kişilerin uymak zorunda oldukları davranış biçimleri ve kuralları, aktöre, sağtöre:”
    o kadar da karmaşık bi kavram değil.sanırım.
    örnek olarak da şu cümle verilmiş.
    “Ahlak düzelmeden hiçbir şey düzelmez.”

    “”Eğitim kurumlarının ‘ahlak’ verebileceğinmden mi bahsediyorsunuz? “”
    evet anlatmak istediğim tam olarak bu.
    eğitim kurumları çocukların ahlaki gelişimine de katkıda bulunmalıdır.
    durum tıpkı örnek cümlede olduğu gibidir..

  13. hüseyin bey,

    ahlak sözcüğünün tdk’nın sözlüğünde anlamı şu :

    “Bir toplum içinde kişilerin uymak zorunda oldukları davranış biçimleri ve kuralları, aktöre, sağtöre:”
    o kadar da karmaşık bi kavram değil.sanırım.

    Ona kalırsa TDK otobuse de ‘oturgaçı götürgeç’ diyor. Şaka bi yana, TDK üzerinden kavramları tartışacaksak işimiz var demektir.

    Sizin ‘karmaşık’ bulmadığınız ‘ahlak’ kavramıyla ilgili şu görüşlerde var;

    http://sozluk.sourtimes.org/show.asp?t=ahlak

    çok geniş bir çerçeveye hitap eden bir kavramdır ahlak. aslında, kısaca “mutlak anlamda iyi ve güzel olan şeyler” denilebilir. buna ek olarak, buradaki mutlaklık direkt olarak yaşantımızda gözlemlenebilmekten uzaktır çoğu zaman. yani, mutlak olan şeylerin yansımalarından oluşur çoğu zaman ahlaka atfedilen şeyler.

    haddi zatında çok geniş bir meseledir. bu yazıda ise bir açısına değinmeye çalışacağım.

    ahlaki kavramların arkasında ne vardır?

    toplum içerisindeki herhangi bir birey tek başına ahlaki kavram geliştirmeye çalışsa ve kendince bir sistem oluştursa bile bu sistem iki açıdan çalışamaz durumdadır.

    ilki, bireyin tam da sadece kendisiyle alakalıdır. birey, hiçbir şeyi kendisine referans almadan salt kendi görüşleriyle bir sistem oluşturmaya çalıştığında kurduğu sistem zamanla “dalgalanacaktır” ve daha da önemlisi sistem bireyin hayatı boyunca çoğu zaman “çatırdayacaktır”. zira, birey yaşadıkça ve “düşündükçe” bir takım hatalar yapacak ve “iyilerin ideası” gibi önemli ve hayatın her alanını etkileyen bir mevzuda yaptığı bu hatalar kendisini ve yaşamını derinden etkileyecektir. daha da önemlisi, bireyin yaşamı asla ve asla kendi sistemini kurmak için yetmeyecektir. hayat, çok çok çok karmaşık bir oyundur zira. bir problemi çözdüğünü düşündüğü bir noktada yeni bir açılımla daha farklı bir problemle karşılaşacaktır.

    burada çok önemli bir ayrıntı da… ahlakın oluşturulmasında genelden özele doğru gidilmek zorundadır. yani, başlarda yapılacak en ufak bir hatada bile birey tamamiyle yanlış bir sistem boyunca devam edecektir. bu her birey için kaçınılmaz bir son gibi durmaktadır.

    ikincisi, bireyin salt kendisi ile ilgili oluşturduğu ahlakın toplumsal boyutudur. birey, kendisince bir sistem oluştursa bile toplumla çatışması kaçınılmaz gibi durmaktadır. diyelim ki, toplumdaki her birey kendi doğrularını oluşturmaya çalışsın. bu noktada, ortak bir takım görüşler oluşsa bile ayrışmalar kaçınılmazdır ve bu noktada oluşan çatışmalar toplumu bir felakete götürecektir. bu da kaçınılmazdır.

    bu sebeplerden ötürü bireysel bazda bir ahlak sisteminin oluşturulması imkansızdır. insanoğlu kısıtlı aklıyla asla ve asla böyle bir sistem oluşturamaz. bu noktada din* ortaya çıkar. evet, tam bir sistem için danışılacak tek merci islam’dır. bunun dışındaki herhangi bir otorite yanılmaya mecburdur. çünkü, referansını yine insandan ve onun aklından almaktadır. bizleri bizim bizi bildiğimizden çok daha iyi bilen allah, yine bizim için geçerli olan ahlak sistemini en iyi şekilde bilmektedir.

    (iyi misin, 02.06.2008 20:07)

    ahlak diye bişey olamaz ensest kavramlar dışında… insan etik sel sınırlanamaz ….zaten insanı sınırlama amaçlı dır bir tür dindir… insanlar üzerindeki en büyük otoritelerden biridir…ahlak materyalist (sınıfsal) koşullarla belirlenen göreceli iyi kötü kavramlardan oluşur ve insan ı din ve devlet le birlikte kontrol altında tutan bir olgudur…
    ve malesefki insanlar gururla ahlak kurallarının altına sığınarak kendilerini bi bok zannetmeleri onların ne kadar kukla yaşamlarının olduklarını ne kadar plastik asker olduklarını gösterir…
    (mr mojo risin, 25.12.2002 22:48 ~ 08.12.2005 01:00)

    bu başlı başına bir yazı konusu. Ama oratada belli bir ‘ahlak’ tanımı yok iken, insanlara eğitim kurumlarında ‘ahlak’ adı altında ne vereceğiz?

    eğitim kurumları çocukların ahlaki gelişimine de katkıda bulunmalıdır.
    durum tıpkı örnek cümlede olduğu gibidir..

    çocuklardan değilde, burada öğretmenlerden bahsediyoruz. Ahlak değilde, mesleki etikten bahsediyorsanız orası ayrı tabi.

    Ama dediğim gibi, önce sistemi oturtmak gerek. Sistem sorunlu ise bir şekilde sorun devam edecektir.

  14. hak verdiğim konular

    yazmakta ve düşünmekte devam, diyorum

  15. 15 hüseyin

    ” Ahlak değilde, mesleki etikten bahsediyorsanız orası ayrı tabi.”
    etik kelimesinin anlamına bir daha bakayım dedim.
    yine tdk sözlüğüden : sıfat Ahlaki, ahlakla ilgili.
    bkz :
    http://www.tdk.gov.tr/TR/SozBul.aspx?F6E10F8892433CFFAAF6AA849816B2EF05A79F75456518CA

    “çocuklardan değilde, burada öğretmenlerden bahsediyoruz”

    konu oldukça karıştığı için olsa gerek bu anlam karmaşası. öğretmen yetiştirmekten bahsediyorduk sanırım ve ben o yüzden çocuklardan bahsettim yani geleceğin öğretmenlerinden.çocuklarımızı gerektiği gibi yetiştirirsek mesleki etiğe sahip öğretmenlerimiz olacağı görüşündeyim.

    http://tr.wikipedia.org/wiki/Ahlak

    “Ahlak”, kelimenin en dar anlamıyla, neyin doğru veya yanlış sayıldığı (sayılması gerektiği) ile ilgilenir. Terim genellikle kültürel, dini, seküler ve felsefi topluluklar tarafından, insanların (subjektif olarak) çeşitli davranışlarının yanlış veya doğru oluşunu belirleyen bir yargı ve ilkeler sistemi kavramı ve/veya inancı için kullanılır.

    Yanlış ve doğrular hakkındaki bu tip kavram ve inançlar çoğunlukla bir kültür veya grup tarafında genelleştirilir ve kanunlaştırılır, buna göre de (kültür veya grubun) üyelerinin davranışları düzenlenmeye çalışılır. Bu tür bir kanunlaşmanın uygunluğu da ahlak olarak anılabilir, ve grup varlığının devamının bu ilke ve kanunların uygunluğu, uygulanması üzere olduğunu belirtebilir. Bu durumlarda, uygulamayı kabullenen bireyler ahlaklı olarak tanımlanırken, uygulamayı reddeden veya davranışlarında barındıramayan bireyler toplumsal anlamda dejenere olarak tanımlanabilir”

    evet ahlak kavramı tdk sölüğündeki kadar basit olmamakla birlikte sourtimes yazarlarının pek bilimsel görünmeyen karmaşık tanımları kadar anlaşılmaz değildir bence.

    dediğiniz gibi bu başlı başına bir yazı konusu olabilecek bir konudur.

    zaman zaman okullarda müfredata koyulan ve zaman zaman müfredattan kaldırılan din kültürü ve ahlak bilgisi dersinin varlığını düşünürsek ( bence cok işlevsel olmamaktadır- yetersiz kalmaktadır ) okullarda ahlak öğretme fikri bize çok da yabancı gelmemeli diye düşünüyorum.

  16. ‘yüksek liseler’ benzetmen çok başarılı…


Leave a Reply