Archive for the ‘Siyaset-Politika’ Category

Son Üç Yazı: Nasıl ‘Hain’ Oldum? (1)

October 8, 2009

”Kim eleştirecek olursa ‘birlik’ tabusuna karşı günah işliyor demektir”
Thedor W. Adorno

Bu blogu açmaya karar vediğim günü çok net hatırlıyorum. Bir makine mühendisliği fakültesi öğrencisi olarak yoğun geçen sınav dönemim esnasında ‘’soluklanmak” kastı ile nette gezinirken, kendimi ”gündem-politika” bloglarından birinde bulmuştum. O güne kadar ülke gündemi ve politika üzerine bir ilgim vardı, ama fikirlerimi yazarak ifade etmeyi düşünmemiştim. Yazdıklarım bilimsel makaleler -tabi ki abartılı şeyler değildi- ve bir takım kişisel notlardı. Bunun ötesinde bir şey yoktu.

Ama politika-siyasete olan ilgim çok eskilere dayanır. Sadece trt ve star tv’nin olduğu günlerde, tek eğlencem olan tv’yi açıp, karşısına ”acaba bugun ne izlesem” diye geçtiğimde, karşımda ”kırmızı koltuk” adlı bir siyaset porgramı çıkardı. Başka bir seçeneğim olmadığı için mecburen bu programı izlerdim. Ortalama yedi yaşımda tv karşısında ”kırmızı koltuk” adlı programı izleyip kurabiye yediğimi çok net hatırlıyorum.

Daha sonra bir şekilde babamın ısrarıyla günlük gazete okumaya başladım. Cumhuriyet Gazetesi günlük okuduğum tek gazeteydi. Ve kemalist bir ailede yetişmiş biri olarak bu okumalarım çok taktir edilirdi. Ve/yine bu dönemde kendimi ”iyi eğitimli ve kültürlü bir aileden yetişmiş, iyi eğitimli kemalist bir genç” olarak tanımlardım. Babamın subay olması nedeniyle etrafımızdaki kesim tamamen kemalistti. Kemalist olmayanlar bile zaten bunu dile getiremezlerdi.

Bu dönemde kemalizm benim için din gibi bir şeydi. Kemalizme gelen her eleştriye şiddetle karşı çıkardım; çünkü aldığım ”iyi eğitim” beni bu şekilde kodlamıştı. Ve kemalizme getirilen her eleştri bir şekilde ”ihanet içinde” olanların işiydi.

Aldığım ”iyi eğitime” dair ironik anılarım var: Ankara’da kaldığım askeri lojmanların içerisinde asker çocuklarına ait okullar vardı. Anaokulu ve ilkokulun bir kısmını burada okudum. Bu okulların hocalarını özellikle seçmiş olacaklar ki, hepsi birer koyu kemalistti. Anaokulu hocamın, duvarda asılan atatürk fotoğrafını göstererek ‘’ses yapmayın, çünkü atatürk sizi izliyor. sakın haaa!” diyerek bizi korkutup, diğer sınıftaki erkek hocayla kurlaşmak için bahçeye çıktığını net hatırlıyorum. ”bizi izleyen” atamıza karşı büyük bir korku beslediğimiz için çıtımızı çıkarmadan fotoğrafa bakardık. Hatta sınıf arkadaşım merve’nin, ”atatürk bana kızar mı” diye ağladığını hatırlıyorum.

İşte daha anaokulundan itibaren bu tarz bir eğitimin kurbanı oldum. İnsan beyni, küçük yaştan itibaren mutlak doğruları olan bir eğitimden geçtikten sonra düşünme ve sorgulama yetisini ciddi manada kaybediyor. O dönemde herkesin mutlaka böyle düşünmesi gerektiğini, ve böyle düşünmeyen herkesin ”ülkeyi satan hainler” olduğunu düşünürdüm.

”ülkeyi satan hainlerle” karşılaşmam ise annemin memleketinde oldu, çünkü anne tarafından akrabalarım ”milli görüş” çizgisinde olan kişilerdi. (…)

Ama Zaten Anarşi Vardı!

September 12, 2009

630326_2Babasının anlattığı ”romantik 12 eylül masalları” tadında hikayeciklerle siyasi analiz yapmak için bir tarafını yırtanların, ”aslında şey, ortam zaten kötüydü, asker geldi yönetime el koydu ve kahraman askerimiz sayesinde her şey düzeldi” tadında yorumlar yaparak, faşist darbeyi meşrulaştırma çabaları enteresan.

Şimdi sen bunlara ”ulan okuman yazman yok mu” desen heralde yine babalarının anlattığı masalları tekrarlayacaklar. ”Babanın okuduğu masalları bir tarafa bırak, bak cumhuriyet gazetesine atılan bombalar bile ordu malı çıktı, asker siyasete müdahale etmek için ortamı hazırlıyor, dün böyleydi bugun de aynen böyle” desen, büyük ihtimalle sana inanmyacak ve babasından dinlediği masalları tekrar edecektir.

Sanki 12 eylül öncesinde asker siyasete hiç müdahale etmemiş de, biz siviller siyasi ortamın amına koymuşuz gibi. Oysa ortamın amına koyan bizatihi otu b.ku bahane edip siyaste müdahale eden askerdir. sen bu ülkeye on yılda bir balans ayarı yap, siyasetin amına koy, sonra bozulan siyasi ortam sonrası ”bak anarşi var” deyip siyasin ırzına bir daha geç ve bunu da ”ama ortam bozuktuuuuu” diye meşrulaştırmaya çalış. bu noktada ülkenin okuyanları koca bir ”hösttt” diyecektir, en hafifinden ve en afillisinden..

Baba hikayelerini bir kenara bırakıp iki satır okuyanlar göreceklerdir ki, sağa verilen silahlarla solcular, sola verilen silahlarla sağcılar öldürülmüştür. bunu yapan da bizatihi 12 eylülün faşist darbecileriyle iş birliği içinde olanlardır.. The maramara otelinin tepesinden halka ateş açanlar neden halen bulunamadı, diye sormak gerek tam da bu noktada işte..

Babanızın anlattığı romantik masallar arasında the marmara otelinden ateş açanların kontrgerillacılar olduğu gerçeği var mı? büyük ihtimalle yoktur. ha, o zaman ben söyleleyim: onlar bizatihi darbe ortamı yaratmaya çalışan derin güçlerdi. o olaydan sonra kaos ortamı doğmadı mı? ve yine o ortamdan sonra yine ”o ortam” bahane edilip darbe yapılmadı mı?? yapıldı..

”yumurtamı tavuktan tavuk mu yumurtadan çıkar” yani. ne afilli bir soru, değil mi? Darbe ortamı oluğu için mi darbe yapıldı, darbe yapmak için mi ortam yaratıldı? On numero demokrasi sorusu. Halen darbeyi meşrulaştırmaya çabalayan/çalışan zihniyete..

Kürt Sorunu Üzerine-I

September 6, 2009

Şark İstiklal Mahkemesi Savcısı Ahmet Süreyya Özgevren hatıratlarında mahkemedeki durumu bizzat kendi ağzından itiraf etmektedir:

Bir gün mahkemeye karayağız bir Kürt genci getirdiler. Hakimler sorguya çekti. Türkçe bilmediği anlaşılınca, hakimler danıştılar ve delikanlının idamına karar verdiler. Gerekçeleri şöyleydi: ”Türkçe bilmeyen bir kimseden bu memlekete hayır gelmeyeceğinden idamına karar verildi.” Hemen o gece götürüp o çocuğu astılar. Dağ kapı meydanı’nde Yalova adlı küçük bir otel vardı. Orada kalıyordum. Uyur uyumaz o türkçe bilmeyen çocuk rüyama girerek boğazıma sarıldı ve ”niye bıraktın beni idam etsinler” diye tehdit etti. Bu hal iki üç kez tekrar etti. Deliye dönmüştüm.¹

¹ Altan Tan, Kürt Sorunu, Timaş. s. 240

Yeter Ulan!

August 31, 2009

Kaza sonucu ”şehit” oldukları söylenen askerlerin, aslında birer ”eğitim zaiyatı” olduklarını taraf ın haberiyle öğrenmiştik. Taraf bu haberi yapmasaydı büyük ihtimalle de bundan haberimiz olmayacak, ”şanlı ve güçlü” ordumuz olayın üzerini derin bir örtü ile örtecek idi. Heralde katil teğmen de aramızda dolaşmaya devam edecek, daha binlerce askere ”bombanın önemini” anlatacaktı. Belki birkaç kişi daha bu ”eğitim” sonunda ”şanlı” ordumuza feda olacak, ”şehitlik” sosuyla servis edilip ailelerine gönderileceklerdi. Ve haber kanalları ”kaza sonucu ölen asker” haberi yapacak, komutanlar askerlerin cenaze törenlerinde ”üzüntülerini” anlatacaklar, ”bölücülük ve vatan sevgisi” temalı konuşmalar yapacaklardı. Biz de bu konuşmları göz yaşları içerisinde dinledikten sonra ”vatan sağolsun” diyecektik. Böyle olacaktı yani, böyle olması isteniyordu. Ve böyle oldu yıllarca. Bilmedik, bilemedik, öğrenemedik binlerce askerin neden ve ne sebeple ”şehit” olduklarını; çünkü üzerleri kalın ve ”kutsal” bir örtü ile örtülmüştü. O örtü o kadar ”kutsaldı” ki, bir insan canından daha kutsal, bu nedenle biz sordulayamazdık, aslında o örtünün altında ne olduğunu.

Ama işte ”kutsal” olan o örtü düştü. Düştü ve gördük ki, hiçbir şey bize anlatıldığı gibi değil. Ölen o ”4 şehit” aslında saçma sapan bir nedenle kaybetmişler hayatlarını. Sonra bir açıklama bekledik, her konuda bir lafı olanlardan. Açıklama geldi; ”yeter artık.” Malum bayramdı, ve böylesine ”kutsal” bir günde, insan hayatından çok daha ”kutsal” bir günde, daha az ”kutsal” olan o 4 gencin lafı bile geçmemeliydi!

Arkasından bugun bir haber geldi. Pimi çeken sistem, kendisini ihbar eden pim ihbarcısının peşine düşmüş. Pimi çeken sistem, haberden çok haberi basına sızdırıp, yalancı olduklarını ortaya çıkaran o pim ihbarcısını bulmanın derdinde yani. Heralde o ihbarcıyı yakalayıp, ”yalanlarımızın açığa çıkmasına sebep oldun” diye cezasını verecekler. Öyle ya, böyle bir haber basına sızmasaydı kadir-i mutlak ordumuzun itibarina zeval gelmezdi. O itibar ki, ”4 şehitin” kutsal bedenlerinden daha kutsal! İşte ordumuz bunun peşine düşmüş. Pimi çeken sistemin değil de, pim ihbarcısının peşine.
Ve şimdi, daha güçlü bir şekilde, ”yeter artık” demek gerekiyor. Yeter artık, ”kutsallık” örtüsüyle sarıp sarmaladığınız yalanlarınıza, yeter ulan!

Yaşadığımız Orgazmları da Chp’ye Borçlu Muyuz?

August 17, 2009

Chp’den mühim bir açıklama gelmiş. Açıklamanın önemli bulduğum kısımları şöyle;

Avrupa solu sağa kaydı bizi anlamıyor. Avrupa solu CHP’den rahatsız. Çünkü sağ ve neo liberal politikaları savunuyorlar. Kendi politikalarını kayıtsız şartsız kabullenen, bir tür teslimiyetçi sosyal demokrat parti ve CHP istiyorlar. (…) Batı’nın sol partileri emperyalist, sömürgeci ve yayılmacı anlayışlarından kurtulmuş değiller. Avrupa’da ırkçı, ayrımcı ve yabancı düşmanlığının aktörleri, sağcılar kadar solculardan çıkıyor. Avrupalı sosyal demokratlar, eski sosyal demokrat köklerine dönenler ve neo liberal sol politikaları savunanlar olarak ikiye bölünmüş durumdalar. (…) Bugün AB ülkelerinde dolaşıyorsanız, CHP’nin yaptığı modernleşmeye borçlusunuz. CHP, yıllardır çağdaşlaşmayı, değişimi, insanı, toplumu, bilimi özgürleştirmeyi, Batılı değerlerle buluşturmayı ve onurlu, güvenceli, eşit koşullarda AB üyeliğini her zaman savunmuştur.

Acaba baykal bu açıklamaları yapmadan önce güneşte falan mı kaldı? Şu aralar şenlikti, festivaldi, kutlamaydı epey dolaşıyorlar, başlarına güneş geçmiş olabilir. Açıklamaya bakıyorum, elle tutulur bir yanı yok. Açıklamada ‘chp batılı değerlerle buluşturmayı her zaman savunmuştur’ falan denilmiş, ama ben chp’nin ‘laiklikten’ başka batılı değeri savunduğunu görmedim. Gerçi laikliğide bir baskı aracı haline dönüştürdükleri için batının anladığı şekilde demokratik bir laikliği savunmadıkları da ortada. Bunun dışında da aklıma Chp’nin savunduğu ‘batılı değer’ gelmiyor.

Bir de ‘bugün AB ülkelerinde dolaşıyorsanız, CHP’nin yaptığı modernleşmeye borçlusunuz’ falan gibi şeyler zırvalamışlar. Yahu yıllardır okullara ‘varlığım Türk varlığına armağan olsun’ zırvasıyla girdik, daha yedi yaşından itibaren varlığımızı bir şeylere arğaman etmeye alıştırıldık, devleti insanın önünde tutan, ‘insan devletin bekası için vardır’ zihniyetinin ürünü bir eğitim sisteminden geçirildik. Ve varlığımızı sürekli bir şeylerin varlığına emanet ettiğimiz yetmezmiş gibi, bir de aldığımız oksijeni bile birilerine borçluymuşuz hissiyle yetiştirildik. Sürekli bizlere ‘nefes alıyorsan bunu geçmişte yapılanlara borçlusun’ türevi bir ton zırva söylendi. Böylece bize yüklenen bu ‘kurtarılmışlık’ hissiyle düşünme yeteneğimiz elimizden alındı. Ve ulus-devlet kendi ideal insan tipini yaratmış oldu.

Baykal’ın bu tarihi geçmiş zırvaları artık bir kenara bırakması lazım. Ama baykal’ın bilmem kaç küsür yıllık siyasi hayatına bakacak olursak, tarihi çoktan geçmiş olan kişi bizatihi kendisi.

Evet sayın baykal, eminim marx mezarından sizinle gurur duyuyordur. Bütün dünya sağ, bir tek siz solsunuz. Ve bizler, yaşadığımız orgazmları bile CHP ye borçluyuz!

Hem Suçlu Hem Güçlü

August 15, 2009

Ülke olarak garip mevzular üzerinde tartışmakta üzerimize yok. Düne kadar yok ayakta işemekti, yok çömelerek işemekti, yok amuda kalkarak işemekti gibi konuları tartışırken bugun de genel ev yanına yapılan cami tartışması çıktı. Haber şöyle;

Merkez Kepez İlçesi Kuzeyyaka Mahallesi Yeşilırmak Caddesi üzerinde 40 yıldır faaliyet gösteren genelevin kaldırılması için birçok kurum ve kuruluş çeşitli tarihlerde girişimlerde bulundu. Ancak bu girişimler, gelişen şehrin içinde kalan genelevin faaliyetine son veremedi. (…) Muhtarı Güney´in genelev civarında yaklaşık 130 bin nüfus oturduğunu hatırlatarak, “Burasının şehir dışına çıkarılmasını istiyoruz. Genelevden dolayı yakın çevredeki binalarda oturanlar tedirgin. Umarız bu cami yapıldıktan sonra genelev de buradan taşınır. Aksi takdirde namazda kıbleye dururken genelevi göreceğiz. Burası bizim için utanç abidesi oldu” demesi tartışmaları da başlattı. (…) Hz. Hamza Camii Yaptırma ve Yaşatma Derneği Başkan Yardımcısı Mikail Güney ise caminin ibadete açıldığını, yanında genelev olmasını hazmedemediklerini dile getirdi. Güney, “Buraya insanlar namaz kılmak için geliyor. 5 vakit ezan okunan bir yerin yanında ise başka alemler dönüyor. Böyle şey olmaz. Yarın birilerinin başlatacağı ufacık bir provokasyon çok büyük olaylara neden olur. O zaman biz bu insanların önüne geçemeyiz” dedi.

Yahu koca koca adamlar gitmiş kırk yıllık genelevin yanına caimiyi dikmişler, bir de haklılarmış gibi şikayet ediyorlar. Hele ‘kıblemiz genelev’ olacak diyen aklı evvele sormalı; ulan senin kıblenin önüne genelev dikilmedi ki arkadaş, sen kıbleni geneleve çevirmişsin, genelev ne yapsın? Hadi kırk yıllık caminin karşısına genelev yapılsa tamam, şikayetini et, ama sen kalkmış genel ev yanına cami dikmişsin, yok prokavakosyan olur, yok hemen yanımızda başka alemler dönüyor diye feryat ediyorsun. Bir de şu ‘provakasyon olur’ kelimesine bitiyorum, ne kadar provoke olmaya hazır bir milletiz, her halta provake oluyoruz. Allah sonumuzu hayr etsin.

Ulus Devlet Kıskacında ‘Ötekinin’ ‘Ötekine’ Yaptığı

August 13, 2009

Nerede iktidar varsa, orada iktidara karşı bir direnç vardır.

Michel Foucault

84047Türkiye’de devletin ‘bir milletinin’ olduğunu biliyoruz. Askeri bürokrasinin bu ‘tek millet’ üzerinden asimilasyoncu ve zorba bir anlayışla, ırkçı özellikler taşıyan milliyetçi bir uygulamasının varlığı da su götürmez bir gerçek. Böyle bir burokratik baskının olduğu bir ülkede hukuktan söz etmekte haliyle imkansız oluyor. Hukuktan söz edilemediği anda da karşımıza birçok sorun çıkıyor. Bunların en büyüğü kürt sorunu. Kürt sorunundan sonra sırayı ‘türban sorunu’ alabilir. Aslında sorunları bu şekilde ayırmak yerine temelde bir özgürlük sorunu olduğunu söylemek yeterli, ama aynı temele bağlı bu iki sorunu ayrı ayrı ele almamın bir sebebi var; çünkü bu yazının ana konusu muhafazakar kesimin kürt sorununa bakış açısındaki ’sakatlık’.

Başta bahsettiğim iki sorunun muhatabı olan kürtler ve dindarlar, burokratik iktidarın tehlike çanlarının çalmasına neden olan iki kesim. Kısaca, burokratik iktidarın diliyle söyleyecek olursak; kürtler ‘hain’, dindarlar ‘irticacı’. Ve ulus devlet, bu iki kesim bu şekilde kodlayarak kendi insan modelini yaratmaya çalışıyor. Buraya kadar bir gariplik yok, çünkü zaten ulus devlet denen şeyin eğitim sistemiyle kendi istediği insan tiplerini yaratmaya çalıştığı ve bu yolla çizdiği kırmızı çizgilerin dışına çıkanları da ‘rejim için tehlike’ olarak gördüğü bilinen bir gerçek. Garip olan devletin ‘irticacı’ yaftasıyla aforoz ettiği muhafazakar kesimin, söz konusu ülkenin diğer ‘zencisi’, yani kürtler olunca, devletin asimilasyonist ve baskıcı dilini kullanması. Şimdi hemen bir örnek verelim. Dini konularda hassasiyetini bildiğim bir blog yazarının ‘pırt açılımı’ adlı yazıdan bir bölüm;

Güzel kardeşim elin p.çi senin ülkeni bölmek istiyor,toprak istiyor,yıllardır senin yaptığın yatırımların içine ediyor,yok sayıyor,habire enik gibi üreyip sağlık,eğitim ot çöp bir sürü arıza çıkartıyor,yediği ekmeğe ihanet ediyor,hepsi bir kenara 25 yıldır sana silah sıkıyor.Askerine,polisine,öğretmenine,halkına sen dağda savaşıyorsun bu p.çle şimdi ne oldu da “pırt açılımı “yapıyoruz.Muhatabın kim,kim bu kürt halkı nerede hacı? Lan ver kurtulsana niye mesleğe yeni atılmış hayat kadını modundasın ver bebeğim,ver kurtul.Nereye gidiyor ki bu yol Türkiye Birleşik Devletlerine mi? Ver,ver iki ayda mal gibi ortada kalır onlar,ekmek elden su gölden,devletin yardımı ye,çalışma,tüket,üre üstüne silah sık..Kürdistan bile bir taraflarında patlar,ancak yedikleri kaba pislerler.Hala korkutuyor mu sanıyorsun Kürdistan fikri,umrumda mı sanıyorsun kaybettiğimiz canların yanında.

Yazıdaki ‘ülkeyi bölmek’, ’satılıyoruz’, ‘ihanet’ gibi kavramlar epey tanıdık geliyor. Bu jargon sık sık kemalistler tarafından dindarlar için, ‘ülkeye şeriat getirmek istiyorlar’ şekilde kullanılıyordu. Şimdi bu yaftalara sık sık maruz kalınan birinin ‘ötekisi’ için aynı jargonu kullanması garip değil mi?

Kısaca, altta yazacağım fıkradaki mecusi, hristiyan ve müslümandan farkımız yok. Hal böyle olunca başımızdan sopa eksik olmuyor. Fıkra şöyle;

Müslüman, Hristiyan ve Mecusi, üç arkadaş bir köy ağasının bahçesine girerler armut araklamaya… Ağacın başındayken ağa yakalar üçünü. Üçü ile aynı anda baş edemeyeceğini düşünür. Müslüman ve Hristiyana der ki: “Sen benim din kardeşimsin. Sen dindaşım değilsin ama aynı İsa’ya inanıyoruz. Siz istediğiniz kadar yiyin de, izin verin şu Mecusiyi döveyim.” Mecusi bir temiz dayak yer, diğerleri seyreder. Sonra ağa Müslümana der ki: “Sen benim dindaşımsın, sen istediğin kadar ye de, izin ver şu Hristiyanı döveyim.” O da bir temiz dayak yer. Hristiyan ve Mecusiden kurtulan Ağa, en son Müslüman’a dönerek “Bilmez misin hırsızlık haramdır, ne diye girdin bahçeme!” der ve onu da bir güzel döver… Müslüman bir güzel dayak yerken bağırır: “Mecusi’yi koruyun!”.

Helal Olsun

July 30, 2009

Kedi olalı bir fare tuttunuz. Ergenekon meselesindeki ‘bi bok anlamadık’ mealindeki garip duruşunuzdan sonra, ben de oluşan ’saray soytarısı’ imajınız tam manasıyla değişmese de, ilk defa beni güldüren siyasi bir espri çıkarabildiniz. Helal olsun.
Başbakana heavy metalci işareti yapan gençler

Tiplere Bak

July 29, 2009

270720091549156623341_3Bu ülkenin her şeyi çakma arkadaş. Metalcisinden tut, soluna kadar. Şimdi bu metalcinin gözaltına alınması doğru değil, tamam da; chp binasına gidip açıklama yapmak nedir arkadaş? Bir de ’solcuyum, chp ye oy verdim’ diyor. CHP’ye ’sol’ diyorsan sen o müziği hiç dinleme.

Bir de adam gibi çık, muhalif tavrını göster. Açıklamalar bak, resmen kıvırmış. ‘Orta parmak işareti mitolojide barış işaretidir’ diye bir şey zırvalamış bir de. Ulan şimdi biri de çıkıp, ‘kol hareketi bizim yörede barış işaretidir’ dese ne olacak. Ortalık birbirine el kol hareketi çekenlerden geçilmez. Ayrıca mitolojiden bize ne yahu?

Yakında magazin dergilerine çıkıp soyunursa hiç şaşırmam. Diyorum ya, bu ülkenin metalcisi de çakma, solcusu da. Bırak işte, herkes senin arkanda zaten, chp nin kucağına oturup gösterdiğin tavrın içine etmenin ne alemi var.

Soyun Ahmet Hakan Soyun!

July 10, 2009

‘Kalemi kıvrak fakat ruhu yavşak’ yazarımız ahmet hakan bu sefer türbanlı kızların evlilik meselesine el atmış. Yazıyı okuduktan sonra ‘ah be ahmedim, etrafında çatacak hatun kalmadı mı, eskiden hülya avşar’a falan kur yapardın köşende, kalmadı mı kur yapacağım manken, şarkıcı hatun falan’ diye geçirdim. Anlaşılan kalmamış, kalmamış ki bizim eski ‘islamcı’ yeni playboy ahmet hakan sormuş, ‘bu türbanlı kızlarla kim evlenecek?’

Heralde bu sorunun cevabını düşünecek kadar düşük bir zeka seviyesine sahip değiliz, ama ahmet hakan’a sormak gerek; senin bu halin ne olacak ahmet hakan? Birkaç kişinin oğlunun türbanlı bir hatunla evlenMEmesinden yola çıkarak koca koca sosyolojik analizler yapmak da nedir? Kıytırık konulara değinip gündemde kalmak istiyorsan daha kestirme yollar var; mesela bırak onu bunu diğer yazar arkadaşların gibi soyun. Gündemden aylarca düşmezsin, valla!