Posts Tagged ‘balık halleri’

Görüşmek Üzere

July 17, 2008

‘Bir süre sonra insan bloguyla arasında duygusal bir bağ kurmaya başlıyor’ derlerdi, inanmazdım. Öyle oluyormuş, neticede buraya kendinizden bir şeyler katıyorsunuz.

Bir süredir yazamıyorum; çünkü bir türlü toparlayamıyorum kendimi. Okul ve sınavlarım bitti, başarısızlığa alışkın olmayan (esasen herkes böyledir) biri olarak, başarısız bir yıldı diyebilirim. Yorgunum. Yorgunum, ama dinlenmeyi hak etmediğimi düşünüyorum. O yüzden bi tatil yapmakta içimden hiç gelmiyor. Bütün bunlar üzerine bir de balık burcu iseniz (kader utansın, öyleyim) duygu yoğunluğunuz tavan yapmış demektir; bu da yaptıklarınızın iki katı ile sizin üzerinize bir yük olacağı anlamına gelir. Ama hayat işte, güzel şeylerde oluyor. Kardeşim Öss de istediği ODTU veya İtü makine mühendisliği bölümlerine yetecek puanı aldı. Kısmetse seneye bunlardan birinde okuyacak. O da abisi gibi makine mühendisliğinde sürünmek, pardon okumak istiyor=)

Her şeye rağmen hayat güzel. Mesela şu an dışardan ferhat göçer’in sesi geliyor, ‘gül ki sevgilim, gül ki gözlerin, solmasın sakın aşk çiçeğim’.

Burası bir süre boş kalacak. En azından toparlanana kadar. Eğer ki yazmazsam blogta katkısı olan herkese teşekkürler. Hatta hurriyet gazetesi köşe yazarları edasıyla şöyle diyeyim, ‘bütün okuyucularıma (çok okunan yazar havaları) teşekkürler’..

Eyvallah..

Daha Güzel Günlere

December 14, 2007

Kafandaki binlerce soruya rağmen razı olursun bazen kaderine, bilirsin ki her insan kendi kaderini yaşar.. Gemilerini daha önce binlerce limanda demirlemişsindir; hepsinde bir daha bu limandan ayrılamam, yaktım gemilerimi bu limana geldikten sonra demişsindir..

Ama gemilerini yaktıktan sonra bir bakarsın ki uğruna yaktığın liman seni yarı yolda bırakıvermiştir.. Kalıverirsin kendi kendine..

Hatırlarsın sonra o günü.. Hani küçücükken güneşli bir Ankara sabahı arkadaşlarınla oynadığın futbol maçı sonrası hepsi gittikten sonra kalmıştın ya bir başına.. Yeşil saha ve sen..

O gün bir söz vermiştin kendine, ne olursa olsun asla arkana bakmayacaktın.

Çunku sen asla yıkılmış bir sevdanın külleri arasında kalamazdın..

Ve bir sevdanın yıkıntıları arasından daha güçlü çıkarsın. Aklından çıkaramadığın ‘ama neden, bir sebebi olmalı’ sorularına siliverirsin, bir yağmurun şehrin bütün kirini alıp götürdüğü gibi..

Ve kalbin gerçekten gemilerini yakmayı gerektirecek bir sevdaya açar kapılarını, ta ki onu bulana kadar..

Hoş yaksanda artık gemilerini farketmez, çunku sen yüzmeyi öğrenmişsindir artık..

Bir gün onu bulacaksın, kim bilir, belkide buldun..

Daha güzel günlere..

Kahve Kokusu Tadında Düşünceler

December 5, 2007

‘Vazgeç gönül, vazgeç.. Sesini duyan yok, bir yağmurun içinde… Vazgeç gönül, vazgeç.. Seni anlayan yok…’

Zeynep Dizdar’ın bu şarkısıyla açtı gözlerini..
Sıcak yatağından kalkması dakikalar alırdı zaten, ama bu sözler onu daha bir sapladı yatağa.. Parçanın ritmi, sözleri, hepsi zihninde dolanırken onu müthiş bir düşünce fırtınasının içi
ne attı..

Vize dönemiydi, dün gece sabahlamıştı yaklaşık bin sayfalık akışkanlar mekaniği kitabının içerisinde. Arkadaşlarının içtiği kahve kokuları geldi burnuna..

Kahve..


Bir kahve kokusu ve beraberinde gelen aşk hissi, bütün bedenini bir an da saran.. Hepte kahve kokusuyla birlikte gelirdi.. Nedenini bilmezdi, ama hep öyle olurdu.. Belkide yazdığı bütün aşk şiirlerinde ona ortak olanın bir fincan kahve olduğu içindi..

Zeynep Dizdar’ın ‘vazgeç gönül’ derken hayata yaptığı nahif isyanın sesleri, kahve, vucudu saran hasretle karışık bir duygu.. Tarifi zor.. Mevlana’nın ‘ben ol ki bilesin’ derken ne demek istediğini daha bir anlamak.. Karmakarışık duygular, görmeden sevmek.. Ama gerçekten sevmek, tarifsiz sevmek.. ‘ben ol ki bilesin’ demek, Mevlana misali.. Görüpte sev(emey)enlere inat.. Sevmek, çok sevmek.

Olabilir miydi bu? Görmeden sevebilir miydin birini? Bütün bunların cevabı hayırsa, içinde tarifi zor olan o duygu neydi? Bütün bu düşünce fırtınasının içinden iki ses onu çıkarabilirdi:

‘Ben ol ki bilesin…’

‘Vezgeç gönül, vazgeç.. Seni anlayan yok’*

Gündem, Vizeler ve Hayat Tatlı Zehir

November 27, 2007

Şöyle geçmişe bakıyorumda, gündemden o kadar sıkılmışım ki, iki tane spor yazısı yazıvermişim. Gerçi politik bir ilişkilendirmeyle beraber yazılmış spor yazılarıydı. Bu ilişkilendirmeyi görmemekte mümkün değil; spor ve siyaset pek bi ilişkili geliyor gözüme.

Medyanın ‘amiral gemilesi/gemileri’ atıyorlar ortaya topu, al ve oyna işte. Gündemimiz futbol sahasına dönmüş, atıyor ‘amiral gemimiz’ topu, bize o topla oynamak kalıyor. ‘Amiral gemilerimiz’, ‘hedef Kuzey Irak, ileriii’ topunu gündeme atmalarıyla birlikte, tam saha baskıya maruz kalan Erdoğan, aldığı topu göğüsünde yumuşatarak Genelkurmay’a atıveriyor. Genelkurmayımız ise aldığı pası geri çevirip, mükemlelll bir vucut hareketiyle hükümete atıyor, ’siyasi direktif isteruk’ diyerekten. Eh, hemen; ‘yaw birader, sen hükümeti e-darbelerken, dergileri NOKTALARKEN, hangi siyasi direktife göre hareket ettinde, şimdi çıkmış direktif istiyorsun?’ sorusu akla geliyor/geliveriyor.

Sanırım vizelerinde bahanesiyle gündemden biraz daha uzak kalmak en iyisi. Zira, bir-kaç medya patronunun sığ gündeminde boğulmaktan artık nefret eder hale geldim. Ama ne yapacaksın ki, bu adamların sesi daha gür çıkıyor işte!

Gündemi takip etmeMEnin verdiği rahatlıkla -en azından bir süre böyle devam edeceğim- vizelerin verdiği arada kendimi kitaplara verdim; Hoş, gündem ve kitaplar birbirine alternatif şeyler değiller; ama o boşluğu daha fazla okumakla geçirebiliyorum.

Yaklaşık bir yıl önce elime aldığım, ama belirli nedenlerden dolayı yarıda bıraktığım kitabımı, yarıda bıraktığım aklıma geldi, geçen gün. (ne cümle oldu ama, yeah!)

Aydın Boysan’ı bilenler vardır, tek kelimeyle harika biri, en azından tanıdığım kadarıyla öyle. Yaşayan bir tarih diyebiliriz. 1921′de doğmuş, Cumhuriyet ilan edilmeden 2 yıl önce; eh, boşuna ‘yaşayan tarihi’ denmiyor kendilerine. Kıvrak zekası ve mizahi yönüyle insanı etkileyebiliyor. Bahsettiğim, ‘hayat tatlı zehir’ kitabında da bunu rahatlıkla görebiliyoruz.

Orhan Pamuk, ‘istanbul’ kitabında genelde melankolik bir havada anlatmıştı istanbul’u, ama ‘hayat tatlı zehir’ biraz daha mizahi bakış açısıyla ele almış o dönemleri, hoş anılarla dolu bir söyleşi kitabı olmuş. Ayrıca kendisi bir mimar (buradan mimarlık okuyan Gulsah hanıma bu kitabı tavsiye ediyorum=), Anadolu ki mesleki yaşamıyla ilgili çarpıcı, bir o kadarda güzel anılarını anlatmış.

Gündem, vizeler, kitap derken, bu kitaptan az da olsa bahsetmiş oldum. Gerçi daha çok bahsedecek gibi görünüyorum. Zira, vizelerin verdiği akademik buhranlarla uğraşırken beni başka bir dünyaya çeken, çok hoş bir kitap. Aydın Boysan’ın şu sözüyle bitireyim;

İnsanlar en çok, ölüm ve hastalık gibi şeyleri ciddiye almış görünüyorlar. Kolayına kaçmak bu! Zor olan, neşeyi ciddiye almak. Yaşayışın sözünü etmekten kaçınmak, korkaklık olur. Bir dostun başka dünyalara göçüşü, cenazesinin kalkışı… Yürek yakmaz da ne eder? Ama o ateşi gömmeli… Neden mi? Küllenmeyen ateş biter. Bilmez kalorifer çocukları, ertesi sabah karıştırılan mangaldaki minicik kıvılcımların, nasıl yürek ısıttığını… Göçen dostları, tıpkı ateşi küller gibi, sevgiye gömmeli, ara sıra da açıp yüzünü görmelidir.Gidenleri sevgimize gömdük, kalanlara bir çift sözüm var: Gitmeye acelemiz yoktur!”

Balık Burcu İnsanı Olmak

November 19, 2007

Şu sıralar burcumunda vermiş olduğu ağır duygusallıkla kendimi bitmek tükenmek bilmeyen melankonin içinde buluyorum. Sanırım ‘balık burcu insanı’ olmak böyle birşey. Farklı yaşıyosun, hissedilmeyeni hissediyorsun. Mesela geçenlerde bir bloga rastladım. Yazılar o kadar melankoli doluydu ki, ‘bu blogun sahibi olsa olsa balık burcudur’ diyiverdim, yanılmamışım. Çevremde sürekli gözlem yapıyorum, herkeste bir hüzün sanki. Bu aylarda daha bir zor sanki hayat. Özellikle ‘balık burcu insanları’ için.. Hele ki bazı hedefleriniz varsa, onları başarmak için yalnızlaşmanız kaçınılmazsa ve duygusalsanız, gerçekten bazı şeylere dayanmak/dayanabilmek çok zor oluyor..
Banu‘nun şu yazısı aklıma geliyor;

Kış yaklaşırken üzerime üzerime yavaşça,
Ben kartoplarından korkmaya başlarım.
Ben o oyunu bilmem.
Karda eğlenirken siz,
Ben hep üşürüm, üşürüm, üşürüm…


Entelektüelliğin yolu böyle
zorlu malesef. Horkheimer’ın dediği gibi bu çetin yolda yürümek isteyenler
toptan yalnızlığı göze almak zorundadırlar. Ben de bunu göze aldım açıkçası.
Hatta Said de der ya Entelektüellik sürgünlük halidir diye.
Dolayısı ile Suat abinin
dediği yılgınlık hali biraz normal. Yıpratıyor ve yalnızlaştırıyor beni bu
süreç. Bu evsizlik ve sürgünlük hali sığınacak liman aratıyor, zar zor da olsa
buluyoruz ama hiçbir zaman kendini evinde hissetmiyorsun. Şu dünya, her yer
senin evin oluyor, bir anlamda da evsizsin yurtsuzsun, vatansızsın,
topraksızsın, Marcos’da da ifadesini bulduğu gibi “biz dünyanın yerlileri…”
durumudur bu.

Dediğin gibi Suat abi, tam da
bu yılgınlık halini veren sürgünlük bana aynı zamanda da mücadele gücünü veriyor
zaten. Aynı şeyden kök alıyor.

Fazla söze gerek bırakmayan bir yorum.

Rüzgar ne kadar sert eserse essin, yaşıyoruz işte. Ama herşeye rağmen buna değer.. Zor anlar belkide insanlar için bir fırsaattır; geleceğini belirlemek adına..

Bu dönemlerde belkide insanın kariyerine daha bir önem vermesi, asılması gerekiyor. Hayat zor, ama herşeye rağmen güzel. Üzerimizdeki ağır melankolik havanın atılması dileğiyle..

Daha güzel günlere..

Not: Bu arada Tayyip Erdoğan’da balık burcuymuş, üstelik aynı günde (26 şubat) doğmuşuz. Acaba o da bu kadar hissediyor mu melankoliyi. Çok merak ediyorum, ben hissediyor diye hissediyorum : )

Bir Çocukluk Anılarım Bir SEN

November 3, 2007


Küçüktüm, yaşım 9 veya 10.. Ankara’da kaldığımız lojmanların arkasında büyük bir alan vardı, yem yeşil çimler.. Sımsıcaktı o çimler, halen taze zihnimde. Çunku o çimlerin arasında çocukluğum gizliydi, ne de güzeldi çocuk olmak. Sabah erkenden uyanırdım, öğlene doğru yapacağımız futbol maçının heyacanıyla.. Ev içinde hangi bölgede oynacağımın planlarını yapardım..

Sonra beklediğim an gelirdi. Yaklaşık 20 arkadaş toplanırdık. Adam paylaşımı yapıldıktan sonra maça başlardık. Öyle güzel, öyle sıcaktı ki herşey. Güneşin ışıltısı çimlerin arasına vururdu, maça başlamadan önce heyecanla çimlere güneşin buluşmasını izlerdim. Sımsıcaktı..

Hele bir gol sevincimiz vardı. Attığım artizlik golden sonra kendimi çimlere atardım, yanda lojmanın kızları bizi izlerdi. Gol attıktan sonra hep oraya koşardık, peşimde takım arkadaşlarım.. Güneş ve çim, üzerinde ben, benim üzerimde yaklaşık 10 kişi.. Öyle mutluyduk ki, sımsıcaktı..

Genelde her maçı kazanırdık, mutluyduk. Zaman öyle geçerdi ki anlayamazdık, zaman kavramımızda yoktu gerçi, su gibi akıp geçen zamanlar.. Ve o zamanları dolu dolu ve mutlu yaşayan bizler.. Güneş yavaş yavaş kızıllaşmaya başlardı, yenilen taraf dondurma almak zorundaydı. Dondurma dediğime bakmayın, mey-buz (bu meyveli buz gibi birşey, halen satılır, yedikçe anılarımı hatırlarım).. Güneş kızıl ve ışıltısı yine çimlerin arasına girmiş, maçı kazanmanın keyfi ve hararetimizi alan mey-buz.. Ve arkadaşlarım.. Öyle güzeldi ki, sımsıcaktı..

Güneş artık etkisini iyice yitirmeye başlamıştır.. Sonra aklıma hemen yeni aldığım ayakkabıların içler acısı hali gelirdi. Daha sonra annemin ‘fazla terleme mustafa, sonra hasta oluyorsun..’ sözü.. Biraz tedirgin, fazlaca yorgun evin yolunu tutarım. Kendime güvenen adımlarla, maçı kazandık çunku.. Sonra içime bir güven gelirdi, hayatta her zorluğu aşabileceğime olan inanç (evet spor kişinin kendisine olan güvenini arttırıyor) -Çocukluğumda bu hadise öyle yerleşmişti ki hayatıma, girdiğim her sınavdan önce bunu kesinlikle düşünürüm.-

Ama ben biraz farklı bir çocuktum.. Çim sahaya ilk ben gelirdim, en sonda ben çıkardım. Garip.. Arkadaşlarım sahadan ayrılılardı, ben ise sahadaydım.. Arkama dönüp bakardım, o yemyeşil çim sahaya.. Geçirdiğim o güzel günü bir kez daha yaşardım, yalnız başıma, kendimce.. Ve o içimi ısıtan sıcaklık yine kendini gösterirdi, sımsıcaktı..

Mutlu olunca içimde o sıcaklığı hissediyorum, kalpten başlayan ve bütün vucudumu saran..

Büyüdüm..

Ve o duyguyu bana bir çocukluk anılarım, birde SEN yaşatıyorsun..