Şöyle geçmişe bakıyorumda, gündemden o kadar sıkılmışım ki, iki tane spor yazısı yazıvermişim. Gerçi politik bir ilişkilendirmeyle beraber yazılmış spor yazılarıydı. Bu ilişkilendirmeyi görmemekte mümkün değil; spor ve siyaset pek bi ilişkili geliyor gözüme.
Medyanın ‘amiral gemilesi/gemileri’ atıyorlar ortaya topu, al ve oyna işte. Gündemimiz futbol sahasına dönmüş, atıyor ‘amiral gemimiz’ topu, bize o topla oynamak kalıyor. ‘Amiral gemilerimiz’, ‘hedef Kuzey Irak, ileriii’ topunu gündeme atmalarıyla birlikte, tam saha baskıya maruz kalan Erdoğan, aldığı topu göğüsünde yumuşatarak Genelkurmay’a atıveriyor. Genelkurmayımız ise aldığı pası geri çevirip, mükemlelll bir vucut hareketiyle hükümete atıyor, ’siyasi direktif isteruk’ diyerekten. Eh, hemen; ‘yaw birader, sen hükümeti e-darbelerken, dergileri NOKTALARKEN, hangi siyasi direktife göre hareket ettinde, şimdi çıkmış direktif istiyorsun?’ sorusu akla geliyor/geliveriyor.
Sanırım vizelerinde bahanesiyle gündemden biraz daha uzak kalmak en iyisi. Zira, bir-kaç medya patronunun sığ gündeminde boğulmaktan artık nefret eder hale geldim. Ama ne yapacaksın ki, bu adamların sesi daha gür çıkıyor işte!
Gündemi takip etmeMEnin verdiği rahatlıkla -en azından bir süre böyle devam edeceğim- vizelerin verdiği arada kendimi kitaplara verdim; Hoş, gündem ve kitaplar birbirine alternatif şeyler değiller; ama o boşluğu daha fazla okumakla geçirebiliyorum.
Yaklaşık bir yıl önce elime aldığım, ama belirli nedenlerden dolayı yarıda bıraktığım kitabımı, yarıda bıraktığım aklıma geldi, geçen gün. (ne cümle oldu ama, yeah!)
Aydın Boysan’ı bilenler vardır, tek kelimeyle harika biri, en azından tanıdığım kadarıyla öyle. Yaşayan bir tarih diyebiliriz. 1921′de doğmuş, Cumhuriyet ilan edilmeden 2 yıl önce; eh, boşuna ‘yaşayan tarihi’ denmiyor kendilerine. Kıvrak zekası ve mizahi yönüyle insanı etkileyebiliyor. Bahsettiğim, ‘hayat tatlı zehir’ kitabında da bunu rahatlıkla görebiliyoruz.
Orhan Pamuk, ‘istanbul’ kitabında genelde melankolik bir havada anlatmıştı istanbul’u, ama ‘hayat tatlı zehir’ biraz daha mizahi bakış açısıyla ele almış o dönemleri, hoş anılarla dolu bir söyleşi kitabı olmuş. Ayrıca kendisi bir mimar (buradan mimarlık okuyan Gulsah hanıma bu kitabı tavsiye ediyorum=), Anadolu ki mesleki yaşamıyla ilgili çarpıcı, bir o kadarda güzel anılarını anlatmış.
Gündem, vizeler, kitap derken, bu kitaptan az da olsa bahsetmiş oldum. Gerçi daha çok bahsedecek gibi görünüyorum. Zira, vizelerin verdiği akademik buhranlarla uğraşırken beni başka bir dünyaya çeken, çok hoş bir kitap. Aydın Boysan’ın şu sözüyle bitireyim;
İnsanlar en çok, ölüm ve hastalık gibi şeyleri ciddiye almış görünüyorlar. Kolayına kaçmak bu! Zor olan, neşeyi ciddiye almak. Yaşayışın sözünü etmekten kaçınmak, korkaklık olur. Bir dostun başka dünyalara göçüşü, cenazesinin kalkışı… Yürek yakmaz da ne eder? Ama o ateşi gömmeli… Neden mi? Küllenmeyen ateş biter. Bilmez kalorifer çocukları, ertesi sabah karıştırılan mangaldaki minicik kıvılcımların, nasıl yürek ısıttığını… Göçen dostları, tıpkı ateşi küller gibi, sevgiye gömmeli, ara sıra da açıp yüzünü görmelidir.Gidenleri sevgimize gömdük, kalanlara bir çift sözüm var: Gitmeye acelemiz yoktur!”