Posts Tagged ‘mahalle baskısı’

TRT’de Perukla Program

April 6, 2008

Hurriyet ve Milliyet ikilisi özellikle kritik dönemlerde ‘işte irticanın yükselişi’ tarzında haberler servis ederler. ( 1, 2, 3, 4) Bunu yaparken haberin doğru olup olmadığının bir önemi yoktur. Sorunlu bir insan kızların bacağına kezzap atar mesela, bunu ‘mini etekli kıza kezzap’ şeklinde servis edip, olayı bam başka noktaya çekerler ve buradan hükümeti eleştirme yoluna giderler. İşin aslı ortaya çıktıktan sonrada genelde sessiz kalırlar. Çamur at izi kalsın şeklinde. Bunu zaten binlerce kez tekrar ettik.

Asıl bahsetmek istediğim ise artık doğan medyasının işi iyice absurd bir şekle dönüştürdüğü. Servis ettikleri haberin içeriği tamamen boş ve anlamsız. Mesela bugun şöyle bir haber yer alıyor;


Önceki gün TR1′de yayımlanan ‘Hayat ve Din’ adlı programda farklı bir uygulama dikkat çekti. Daha önce türbanlı bir konuğun ekranlara çıkmasıyla eleştiri oklarıne hedef olan TRT’de, uzman konuk bu kez perukla yayına katıldı.

Yapımcılığını Şahin Demiral, sunuculuğunu ise Halil Yıldırım’ın yaptığı programa özel yaşamında türban takan Doç. Dr. Hülya Küçük perukla katıldı.

Selçuk Üniversitesi İlahiyat Fakültesi öğretim üyesi Doç. Dr. Hülya Küçük, tasavvuf hakkında izleyenlere bilgiler aktarırken, ekrana, Mevlana Celalettin Rumi’nin “Cüppe ve Sarık’la insan âlim olmaz, âlimlik, insanın zatında bulunan bir hünerdir” sözlerinin yansıtılması dikkati çekti.

Burada haber yapılacak konu nedir diye derin derin düşündüm. Bir profesör var ve bu profesör inancının gereği olarak taktığı başörtüsünü, sırf laikçiler ‘tehlike’ olarak gördüğü için gizlemiş ve üzerine peruk takarak laikçilerin ‘tehlike algılarını’ uyarmamak istemiş. Laikçi paranoyanın ileri boyutlarda olduğu böyle bir ülkede insanlar inançlarını yaşamak için bu tarz fedakarlıklara girebiliyorlar. Burada bir yanlış varsa bu, laikçilerin ‘laik adı’ altında aslında laikliğin bizattihi kendisine aykırı olan bir anlayışla, insanların kişisel yaşamlarını tercih etme hakkında müdahale etmeleridir. Ama habere ve servis ediliş şekline bakıldığında sanki bu gerici yasağı koyup, insanların kişisel yaşamına müdahale etmek doğru, bu anti demokratik ve bağnaz müdahaleye karşı kendi yaşam alanından fedakarlık edip, sırf laikçi paranoyanın ‘tehdit’ algısını uyarmamak adına bu yola girmek ise yanlış gibi gösteriliyor..

Hurriyet ve Milliyet kadar okuyucularıda bu konuda bir hayli enteresan. Mesela birkaçı;


BUGÜN PERUKLA YARIN TÜRBANLA ,EĞER ÖMÜRLERİ YETERSE İKİ SENE SONRADA SARIKLA ,CÜBBEYLE PROGRAM YAPARLAR .

Cok cirkin görünüyor.Zaten TRT,yi seyrettigimiz yok,Seyredilecek birsey,de yok zaten.Allah Türkiye,yi bunlarin karanlik emellerinden korusun.

hepten tirlatmislar,okumusu boyle olursa!gerisini sen dusun,canim turkiyem coook yazik!neoldu simdi sacin gorunmedi,cennetemi gidiyorsun?yanindada perugunu goturmeyi ihmal etme sakin..

Böyle terbiyesizlik görmedim. Kendine saygın yok bari ekranda seni izleyen topluluğa saygın olsun. Perukla çıkıp saçlarını örtmeye çalışmak kadar komik bişey yok. İşte hükümetin zihniyeti bu en altından en üstüne kadar.

İnsanların yaşam alanına otoriter bir şekilde devlet eliyle saldırı oluyor, ama bu saldırı göz ardı edilip, bu saldırıya karşı çözüm arayan ve bunu yaparken kendi yaşam tarzından taviz veren insanlar eleştriliyor.

Demokrasinin ve hukukun olmadığı bir bir ülke..

Ve bu ülkenin tekelleşmiş medyası altında zihinleri ele geçirilmiş insanlar..

Hurriyet ve Milliyet okuyusuna Allah’tan akıl dilemekten başka çare yok heralde.

ÖSYM Başkanı Yarımağan’ın Güvenlik Endişesi

March 3, 2008

‘Türban’ konusu gündemden düşmüyor. Bir kısım üniversitelerde artık ‘türban’ ile derse girilebilirken, yasağı sürdüren üniversitelerin sayısıda bir hayli fazla. Bugun kampuste derse girerken şöyle bir baktım, eğitimimi devam ettirdiğim üniversitede de yasak devam ediyor. CHP düzenlemenin iptali için anayasa mahkemesine başvurmuş. Daha önce ‘367 hurafesi’ ile tam bir hukuk skandalı yaşadığımızmız ülkemde, mahkemenin ne karar vereceğini kestirmek zor; kanaatim büyük ihtimalle iptal olacaktır. Bu işten tabiki en karlı yine akp çıkacaktır. Eminim başbakan köşesine çekilmiş, yaratıcının kendisine böyle bir muhalefet ve Deniz Baykal gibi bir muhalefet lideri verdiği için şükrediyordur.

Asıl bahsetmek istediğim konu ise ÖSYM Başkanı Yarımağan’ın yaptığı açıklama. Gerçekten çok hoşuma gitti. Yarımağan şöyle söylemiş;


“Türban konusunda benim görüşüm şu: Üniversiteye nasıl gidiyorlarsa bize de öyle gelirler. Üniversiteye türbanla giderlerse sınava da türbanla girebilecekler. Hukukçuların da görüşü bu. Üniversitede türban serbest olursa sınavda da türban serbest olacak ama güvenlikle ilgili endişelerim var. Buna da çözümler bulmamız lazım, önlemler almamız lazım. Türbanla girilmesi halinde birtakım ciddi teknik problemler ortaya çıkar. Bir kere kopya olayları var. Güvenliği sağlamamız lazım.”

Yarımağan’ı gerçekten taktir ettim. Zira laikçi cephe yasağı savunurken sürekli, ‘mahalle baskısı, rejim meselesi’ gibi argümanlar ortaya atıyordu. Yarımağan ise ortaya yasağı savunmamız için öyle bir gerekçe koymuş ki, dinledikten sonra, ‘hah, budur! şimdi gericiler, liboşlar ne cevap verecekler’ diye içimden geçirdim..

Yalnız anlamadığım bir nokta var; şimdi bir üniversite öğrencisi olarak bu sınava girmişliğim vardır, öss tarzı bu sınavda başörtülü öğrenci nasıl kopya çekecek. Geçen bir haber programında, ‘bluetooth kulaklık ile kopya çekmek çok kolay’ gibilerinden bir şey diyordu. Hadi soruları karşıdaki bilse cevapları oradan söylerde, sorularda bilinmiyor. Şimdi bu öğrenci tek tek soruları okuyacak, bunun üzerine karşıdaki cevap mı verecek? Ama heralde ‘değerli’ Yarımağan’ın bir bildiği vardır; bize onun lafı üzerine söz söylemek düşmez. Zira ortaya gerçekten yasağı savunmamız için ’sağlam’ bir argüman koymuş..

Bunun yanında kazak altından, kot altından, etek altından, ne bileyim işte, bilimum giysilerin altından da bu cihazla kopya çekilebilir. Bu yüzden bence çıplak gelinmesi en doğrusu olur. Yarımağan’ın dediği gibi, ‘güvenlik endişelerimiz var, kopya çekilebilir.’ (NETEKİM aklıma ‘değerli’ büyüğümüzün, ‘göstermek günah olsaydı Allah saçsız yaratırdı.’ sözü geldi.)

Laikçi kesim artık ‘rejim gidiyor’ teranelerini aşıp ortaya ’sağlam’ argümanlar koymaya başladı. Şimdi bunun üzerine dinlenmez mi bir onun yıl marşı..

Bu da Benim Okuyucu Mektubum

February 17, 2008

Radikal gazetesinden Haluk Şahin’in yazılarını takip ederim. Kendisi demokrasi sosuyla servis edilmiş, aslında pek demokrat olmayan görüşleriyle tanınır tarafımca. Bizim klasik sözde demokrat aydınlarımız gibi, ‘amacıdır.’ ‘Ben bu özgürlüğün arkasındayım, ama …’ diye başlayan cümleleri sıkça kurar. Bu ‘ama’nın kendinden önceki cümleyi zayıflattığı ortadadır. Mesela başörtüsüyle ilgili düzenleme konusunda, ‘başörtü yasağına bende karşıyım ama..’ diye devam eden cümleler kurduğu sılıkla görülmüştür. Bugun de yazısında kendisine gelen bir okur mektubundan bahsetmiş. Bu konuya çok girmeyeceğim; çunku bana da böyle bir mektup geldi. Bundan bahsetmek istiyorum. ’sarıkız’ rumuzlu bir okuyucu şöyle demiş;


Bu sabah saat 10 sularında iş görüşmem vardı. Nasıl olduysa artık bilemiyorum, trafik inanılmaz sıkışıktı. Sizinde yazılarınızda bahsettiğiniz gibi trafik ışıklarında ‘yeşil ışığın’, kırmızıya oranla daha baskın ve daha uzun süreli yandığı fark ettim. Hemen aklıma yazılarınız geldi, bunun akp’nin, ‘şeriat geliyor, sizi yeşil e boğacağız mesajı’ olduğunu bir kez daha anladım ve yine hemen CD çalarımı açıp onuncu yıl marşını dinledim. Sonra iş görüşmeme bu trafikte yetişemeyeceğimin farkında varıp arabamı otoparka çekmek istedim. Otoparka tam gireceğim sırada arkadan bir ses, ‘bacım siz sola çekin arabanızı’ diyerek beni uyardı. Şaşırdım. Nedenini öğrenmek istedim. Bana, ‘kadınların bölümünün solda’ olduğu söylendi; haremlik selamlık yani. Şok oldum. Beynimden kaynar sular indi. ‘nasıl yani’ dedim, nasıl yani. ‘Öyle bacım, karışmayın işte’ dedi. O sırada meclis tv de ‘türban düzenlemeleri’ ile ilgili canlı yayın vardı. Bu sırada adamın göbeğini kaşıdığını gördüm. Hem de ne kaşıma; Bekir Çoşkun’un bahsettiği akp seçmeni göbeğini koşıyan bidon kafalı işte bu diye içimden geçirdim. Ben bunları düşünürken adam bir tv ye, bir bana baktı ve pis pis güldü. Bu gülüş, ‘türban yasası da geliyor, hepsinizi çarşafa sokacağız’ şeklinde bir bakıştı.

Yani inanın anlamıyorum. Afganistan’da, Malezya’da ne bileyim İran’da olsam anlarım. Ama ılımlı islam ile yönetilen bizim gibi bir ülkeye gerçekten yakışmıyor.

Daha bitmedi ucanbalik, daha bitmedi. Otoparka arabamı koyup tam çıkacaktım, bir de ne göreyim. Adamın masasının altında bir tane nitrik asit bidonu var. Hemen aklıma, milliyet ve hurriyet te ki ‘kısa etekli kıza kezzap’ haberleri aklıma geldi. Yapacağım en iyi şeyin olay bölgesinden ayrılmak olduğunu düşündüm ve ayrıldım bölgeden.

İşte, ’sarıkız’ rumuzlu bir okuyucumun ‘derin’ kaygıları. Şimdi bu okuyucumun mektubunu okuyanlar, ‘bilmem kaç yıldır bu ülkede yaşıyorum, böyle bir şey görmedim’ diyebilir.. ‘AMA’ unutmayın, ’söz konusu rejim ise özgürlükler, bilim, hukuk v.s. hepsi teferruattır’.. Neydi o reklamda geçen replik, hı. Tehlikenin farkında mısınız?

‘Mini Etekli Kıza Kezzap’ Haberi Yalan Çıktı

February 16, 2008

Hurriyet ve Milliyet’de yer alan, ‘kısa etekli kıza kezzap’ haberinden bahsetmiştim. Haberin kurgu olduğu zaten belliydi, yanılmamışım. Haber asılsız çıktı. Şöyle ki;


Mersin’in Tarsus ilçesinde biri ilköğretim okulu, diğeri lise öğrencisi 2 kız öğrencinin üzerine mini etekli oldukları için kezzap atıldığı yönündeki haberlerin yalan olduğu ortaya çıktı.

Tarsus’ta pazartesi günü gerçekleştiği öğrenilen olaylar, dün bir haber ajansı tarafından mini etekle ilişkilendirilerek servise verildi. Ajansın haberine dayanarak kimi internet siteleri de olayı ‘mini eteğe mahalle baskısı’ şeklinde yansıttı. Ancak habere konu olan kız öğrenciler, mini etek iddialarını yalanlarken, görgü şahidi denilen bayanın da söz konusu olayı hiç görmediği anlaşıldı.

Edinilen bilgiye göre, Atatürk Caddesi üzerinde yürürken yolda bir anda bacağında yanma hisseden Atatürk İlköğretim Okulu öğrencisi 13 yaşındaki B.S.Y. isimli kız öğrenciyi, yakınları hastaneye götürdü. Yapılan kontrolde öğrencinin bacağına yanıcı madde döküldüğü belirlendi. Olayın pazartesi günü meydana geldiğini söyleyen B.S.Y., kendisine laf atma ya da ‘Neden mini etekle dolaşıyorsun?’ şeklinde bir tepki almadığını anlattı. B.S.Y., “Yapılan haberler yalan. Benim eteğim de zaten uzundu. Nereden uydurmuşlar bu haberi bilmiyorum.” dedi.

Yine mini eteği için saldırıya uğradığı söylenen lise son sınıf öğrencisi 17 yaşındaki G.K.’nin de mini etekli olmadığı, üzerinde okul forması bulunduğu belirlendi. G.K.’nin başına gelenlerle ilgili olarak gazetecilere ‘görgü şahidi’ şeklinde açıklamada bulunan Eda Özbolat isimli bayanın ise olayı hiç görmediği anlaşıldı. Emniyet Çocuk Şube’de ifadesine başvurulan Hukuk Fakültesi öğrencisi Özbolat’ın CHP’li bir milletvekilinin kızı olduğu öne sürüldü. Özbolat’ın, gittiği kuaförde G.K.’nin başına gelenleri duyması üzerine olaya müdahil olduğu öğrenildi.

Şırıngalı sapığın bir hemşire ve bir dershanede çalışan iki kişinin daha bacaklarına yanıcı madde attığı belirlendi. Tarsus Emniyet Müdürlüğü MOBESE kameralarından olayla ilgili olarak delil bulmaya çalışırken, sivil polisler sapığı yakalamaya çalışıyor. Tarsus Kaymakamı Abdulhamit Erguvan, Tarsus 70. Yıl Devlet Hastanesi’nde görevli hemşire A.İ.’nin de pantolonuna yakıcı madde atıldığını belirtti. Erguvan, bacağında yanma hisseden A.İ.’nin daha sonra pantolonunda leke gördüğünü, eve gidip üzerini değiştirdikten sonra polise şikâyetçi olduğunu bildirdi.

Hayır ‘masa başı haber’ servis ediyorsunuz, bari bunu adam gibi yapın. Kızın ifadesine göre üzerinde mini etek bile yokmuş. Olaya görgü şahidi diye adı geçen kişi ise olayı hiç görmemiş. Tam bir komedi!

İpini koparmış bir sapık ona buna şırıngayla saldırıyor, siz bunu masa başı kurgulayıp, mecliste yapılan ‘türban düzenlemesiyle’ ilişkilendiriyorsunuz. Bu da olsa olsa, ‘medya sapıklığı’ olur. Şimdi de sus pus olursunuz. Yüreğiniz varsa servis ettiğiniz haberin arkasında olun. Ama siz çoktan milletin testislerinden, orasından burasından ‘rejim gidiyor’ tarzı haberler servis etmek için kolları sıvamışsınızdır bile. Medya sapığı, milliyet ve hurriyet.. Türkiye sizi okuyup, bilmem neresiyle gülüyor!

Ertuğrul Özkok’ü öpüyorum bir kez daha!

Türban Neyi Örter?

February 10, 2008

Önce sakin kafayla düşünelim. Sorun, kıyafetleri nedeniyle eğitim hakkı elinden alınmış bir öğrenci topluluğunun özgürlük sorunudur. Sorunun önünde engel olarak, aşırı laikçi kesimin ‘derin kaygıları’ yatıyor. Nedir bu kaygılar? Başörtülüler, laikçi repliğin ifadesiyle ‘türbanlıların’ rejim için bir ‘tehdit’ oluşturduğu ve bunun başı açıklar üzerinde bir ‘baskı’ unsuru olacağı. İşte tam da bu noktada büyük bir paradoksun içinde buluyoruz kendimizi. Aşırı laikçi kesim, yaşam tarzına özgürlük için, ‘ötekinin’ yaşam tarzına anti demokratik bir şekilde müdahale ediyor ve yine bunu özgürlük adına yapıyor. Yani diyor ki, ’senin özgürlüğün benim özgürlük alanımı tehdit edebilir, böyle bir ihtimal var. Bu bir ihtimal bile olsa engellenmeli’ Bu açık bir çelişkidir..

Ayrıca bunun hiç bir hukuki gerekçeside olamaz. Az çok hukuk kavramını bilen bir kişi, bir eylemin suç unsuru olmadan cezalandırılamayacağını bilir. Yani, siz birine, ’sen bu suçu işleyebilirsin, bu suçu işleme ihtimaline karşı ben seni bu suçu işlemeden cezalandırıyorum’ diyemez. Bu bakımdan, ‘türbanlılar’ başı açıklara baskı yapaBİLİR diyerek, bir ihtimal üzerinden ceza kesmek, hukuk dışıdır. Bu bağlamdan laikçilerin bu tavrı mantık dışı, bağnazca ve yobazca olması dışında aslında hukuk dışıdır. Anayasamızda belirtildiği Türkiye bir hukuk devletidir ve bu yasak aslında hukukun çiğnenmesidir. Ve laiklik ilkesi gereği, devlet her inanca ve felsefi görüşe eşit mesafede durmak zorundadır. Bu bağlamda aslında bu yasağın kendisi laiklik ilkesine aykırıdır. Meydanlarda laiklik adına laikliği çiğneyen aşırı laiklerin ikinci paradoksu da bu olsa gerek.

Burada değinilmesi gereken diğer bir konu, yine laikçilerin sık sık vurgularıdığı, ‘toplumsal mutabakat’ konusudur. Eğer ki konu özgürlükler ise bir toplumsal mutabakatın aranması gerekmez. Tersten düşünecek olursak, bu ülkede herkes başörtülü olsa, bir kişi başı açık olsa, başı örtülülerin, bu başı açık kişiye baskı uygulamaları ve ‘toplumsal mutabakat senin kapanmanı istiyor’ demeleri mümkün değildir. Yani konu bireysel özgürlük ise bir toplumsal mutabakat aranması gerekmez.

Bütün bunlardan sonra ve bütün bu çelişkilerden sonra, laiklik ilkesini çiğneyerek laikliği savunduğunu iddia edenler aslında ne yapmak istiyor? Amaçları nedir?

Bu sorunun cevabı, Türkiye’de ki ‘gizli iktidarın’ imtiyazlarını kaybetmemek için direnmesinden başka bir şey değildir. Türkiye tarihinde ’seçilmişler’ ve ‘atanmışlar’ arasındaki güç mücadelesi hiç bu kadar çetin geçmemişti. İşte bu mücadele türban üzerinden yapılıyor. Türban aslında Türkiye’de yaşanan bu çatışmanın bir örtüsüdür, Türban bu çatışmayı örter aslında..

Türkiye her zaman ‘atanmışların’, yada cumhuriyetçi elitlerin iktidarıyla yönetildi, seçilmişler sadece semboliktiler, ülkeyi yönetenler her zaman ‘atanmışlar’ oldu. Ne zaman ki, ’seçilmişler’, ‘atanmışların’ iktidar alanından çıkıp, halkın iktidarı için mücadele vermek istediler işte o zaman darbelerle indirildiler. Demokrat partinin başına gelenleri, 12 eylül’ü, 28 şubat sürecini bu bağlamda yaşanan gelişmeler olarak düşünebilir.

Dediğim gibi Türkiye hiç bu kadar ‘atanmışların’ çizdiği o kalın çizgilerin dışına çıkıp, halkın seçtiği ’seçilmişlerin’ etki alanına girmemişti. Akp hükümeti bugune kadar bu satranç oyununda iyi hamleler yaptı. Son ‘ergenekon operasyonu’ da bu satranç oyununun en iyi hamlesiydi.

Türkiye ‘atanmışların’ etki alanından çıkıp, yönetimi halka tamamen açacak mı?

Bu sorunun cevabını akp hükümetinin ve lideri Erdoğan’ın yaptığı hamlelerle hep birlikte göreceğiz..

Tayyip Beni De Arasın

December 10, 2007

Hep söyledik/söylendi. Bu ülkede dindarlarla laikler arasında bir sorun yok. Sorun militarizm yanlılarıyla demokratlar arasında. Olayın iktisadi ve sosyolojik boyutları gösteriyor ki militarizm yenilmeye mahkum ve son çırpınışlarını veriyor. Anadolu sermayesi artık söz sahibi ve birer birer kaleleri halka açıyor; önce köşk, şimdi Yök. ‘Yeter artık, SÖZ MİLLETİNDİR’..

Bu aralar medyaya şöyle bir bakıyorum, artık ‘kuzey ırak’a girmek üzereyiz, eli kulağında arkadaş’ haberleri yerini, ‘malezyalışıyor muyuz’ tartışmalarına bırakmaya başladı. Eh, böyle bir ortamda ben de blogumdan şöyle en afillisinden bir ‘laiklik ve kazanımlarımız’ vurgusu yapmak isterdim. Hatta erkek olmasaydım; giyerdim derin bayrak temalı dekoltemi, çıkardım atamın huzuruna, şikayet ederdim hükümetin faliyetlerini, başörtüsünün (sizi mi kırıcam ey ulusalcı camia; türbanın) böyle bilmem kaç katına çıkışını felan. Hani anketlerden büyük tüme-varımlar yapıp, laiklik vurgusu yapmak bu aralar moda olduğu için söylüyorum. anket demişken, ankette başörtülü, çarşaflı kadınların yüzde 78 civarınında cuma namazında gittiği söylenmiş. Bunu okuyunca ‘yaw acaba ben farklı bir gezegendemi yaşıyorum, Cuma’ya gitmediğim günlerde bile az çok caminin önünden geçmişliğim vardır, Cuma da kadına pek rastlamam’ dedim, ama demek ki ben farklı bir gezegende yaşıyorum, ya da bu anketi yapan elemanlar, belkide anket Malezya’da yapılmıştır. Bir ara Uğur Dündar’da ‘başörtülü doktor hastanın testislerinin röntgenini çekmedi’ diye haber yapmıştı, olaya balıklama atlayan rejim muhafızları haberin yalan olduğu anlaşıldıktan sonra dumur olmuşlardı. Uğur Dündar ‘bu haber yalan çıksın istifa edicim arkadaş’ diye posta koymuştu, ben defalarca yazılarımda bunu hatırlattım, bir kez daha bu sözünü hatırlatalım burdan, belki okur. Ve dahi diyeceğim o ki, basınımız testislerden, genetik bölgelerden haber yapmaya alışkın, bu anketide kıçlarından yapmış olabilirler pek tabi.

İşte terörün kullanım tarihinin bittiği böyle bir dönemde bir diğer tehlike devreye sokuldu, irticaaa, öcüü.. Sağ olsun derin mi derin ağabeylerimiz boş bırakmıyorlar ülkenin gündemini. Eh, hazırda sivil ve liberal mi liberal bir anayasa hazırlığı var, böyle bir dönemde balyozu hep birilerinin tepesinde tutacaksın. Bittecek mi 12 eylül ve 28 şubat süreçleri, bitmez arkadaşşşş, ne demişti aktör, ‘bu süreçler binnn yıl sürecekk, sürdüreceğiz’

Mantık bu olunca devreye sokuluyor aktörler. Ne bileyim; üfürükçü hocalar mı dersin, hastasının testis röntgenini çekmeyen başörtülü doktor haberciklerimi dersin. Eh canım, bu ülkede liberal bir anayasa olamaz, bunu önlemek için her yol MUBAH. Terör mü yok bu ülkede, çıkarırız terör en afillisinden, sonrada mücadele ayağına ‘demokrasi mi güvennlik mi’ der, eee şıkkı güvenlik seçeriz, al sana militarizme hazırlık. Kaldırın liberal anaysa hazırlıklarını, atın çöpe. Terör olmadı mı, aman efendim bu ülkede malzeme mi yok. İrtica. Haydi diriltelim insanların bilinç altında bulunan irtica paranoyyasını. Yükseltelim son tahlilde irticayı, irticasımcıları. Mesela bir üfürükçü hoca heberi servis edelim, ardından da üzerine bir tane ‘alevi öğrenciler baskı altında haberi’ sonrada ‘okulda namaz baskısı’ haberi. Haberi yine haberi olarak biz yaparız gerekirse, ne yani bırakacak mıyız kzanımlarımızı. Bul bir üfürükçü hoca, sonra yap haberini. al sana ‘laiklik elden gidiyor’… Yeah!

Erdoğan’ı bazen çok düşünür oluyorum, ikimizde balık burcuyuz diye mi bilmiyorum. Komutanımızın rejim hassasiyetleri yüzünden kürsüden indirilen bir başörtülü yurttaşımız vardı, hatta kendisiyle ilgili bir yazımda komutanımızı kutlamıştım. (helal olsun, kürsüden indirmeseydi rejim elden gidecekti şeklinde bir kutlamaydı) Erdoğan ise bu olaydan sonra kızı aramış ve gönlünü almıştı. ‘Alevi öğrencilerde baskı altında’ haberlerinden sonra bu seferde onları aramış, arasın pek tabi. Ama bu kadar telefon görüşmesinden başka işlere fırsat kalıyor mu, hakikatten merak ediyorum. Başbakan’a bir tane avea öğrenci hattı hediye etmek isterdim, bilirim uzun telefon görüşmelerini.

Bayram-da yaklaşmak üzre, (üzere yerine ‘üzre’ diyince eski yeşilçam filmleri aklıma gelir) bunun üzerinden çok iyi irtica haberleri çıkabilir. Vizlerim bitti, bu konuda laikçi basınımıza yardımcı olmayı çok isterdim, her ne kadar bayrak temalı dekoltem olmasaya bu konuda iyi safsata haber yaparım, doğan medya grubunun eline su dökmem yani. Nerde 10. yıl marşım benim.

Mesela, ‘Kurban bayramı ayağına keçilerimiz katlediliyor’ diyip bir irtica vurgusu yapabilirim. Şimdi diyeceksiniz, ‘yaw arkadaş keçi ile irtica ne alakassı var’. Eh orasınıda medyanın amiral gemisinin başındaki Özkök’cüme sorun. Her şeyide ben bulamam ki canııımmmm.

Başta söylediğim gibi. Yeni Yök başkanıda seçildi, eskisine veda ettik. Artık ucuz 28 şubatçılık oyunları sona erdi, 12 eylül süreçi de kısa sürede sona erecektir. Bize düşen görev, liberal anayasa isteğini, o anayasa uygulamaya geçene kadar canlı tutmaktır.

Malezya Mısırı, Baş Örtüsü, The Village Filmi ve Derin Korkularımız

October 6, 2007


Son dönemde medyaya baktığımızda, bir yerden düğmeye basılmışcasına topluma korku paranoyaları enjekte edildiğini görüyoruz. Şu dönemde bu korku paranoyalarının enjekte edilme sebebi bana kalırsa, anayasa tartışmaları ile doğrudan bağlantılı. Birileri, cunta anayasasını koruma adına adeta elinden geleni yapıyor.

Korku paranoyları demişken, aklıma The Village filmi geldi. Filmin can alıcı noktası şu: ”İlk bakışta 1800’lerde bir köyde geçtiği düşünülen filmde köylüler “konuşmadıklarımız” diye adlandırdıkları bir düşmandan çok korkuyorlar. Bu korku onları köylerini çevreleyen ormanın dışına çıkmaktan alıkoyuyor. Bu “dış düşman” sebebiyle köyde her hangi bir yenilik yapmak isteyen herkes yaşlılar meclisinden izin almak zorunda. Meraklı olmak, geçmişi sorgulamak da hoş karşılanmıyor burada.

Bu kasvetli atmosfer, korku ile disiplin altına alınmış bir gençlik, söndürülen meraklar ve bastırılan tutkular totaliter rejimlerin halkı nasıl korkuyla bir arada tuttuğunu hatırlatıyor ister istemez.”

İçinde bulunduğumuz ülke atmosferini çok iyi yansıtan bir film. Çünkü akıl, asla korkuya yenilmemelidir, yenildiği taktirde otoriterlik kendisine meşru bir zemin bulacaktır. Ne yazık ki, 12 eylül, 28 şubat ve daha önceki darbelerde cuntacılar bu yolu çok iyi kullandılar. Ülkede bir kaos yaratmak ve bu kaos ile halkı korkutup, otoriterliğe meşru bir zemin hazırlamak! Bu sebepten topluma bir an da aşılanan bu korku paranoylarının ardında ‘derin sebeplerin’ olduğunu görmemek heralde çok zor. Çünkü halen Türkiye’de liberal demokrasiyi istemeyen, otorite yanlısı güçler çok etkin.

Peki, gerçekten böyle bir korkuya inanan ve yaşam tarzının tehlikeye girdiğini düşünenler var mı? Bu sorunun cevabı hiç şüphesiz, ‘evet’ olacaktır. Daha önce ulusalcı kesimin, Çağlayan’da ve başka yerlerde yaptığı AKP karşıtı gösterilerde toplanan milyonların arasında gerçekten yaşam tarzının ‘tehlikede’ olduğuna inanların olmadığını söylemek elbette doğru olmayacaktır. O zaman bu toplumsal paranoyaların bir açıklaması olmalı. Bu ise siyasetin dışında, daha çok sosyolojik bir olay. (yakında bu blog sayfasında, bu konu ile ilgili Odtu-Sosyoloji bölümünden bir arkadaşım düşüncelerini paylaşacak.)

Hadiseyi sosyolojik olarak incelediğimizde ise, ‘bir sınıf çatışması mı yaşanıyor?’ sorusu akla geliyor. Eğitimli, kültürlü ve gelir düzeyi yüksek vatandaş ile daha az eğitimli, daha az kültürlü ve gelir düzeyi düşük halk arasında yaşanan bir gerilim mi? Kısaca, ‘halk plajlara akın etti, vatandaş denize giremiyor’ meselesi mi? Bana kalırsa bu değil.

Cumhuriyetin kuruluşunda ilk tip sınıf, yani ‘vatandaşlar’ kutsandı ve rejimin kutsanmış çocukları haline geldiler. Rejimin kutsanmış çocukları ise o kadar yaramazdı ki, ‘batıcı yaşam tarzını’ kendilerine model seçtikleri gibi bu yaşam tarzını benimsemeyen ‘halkı’ da ötekileştirdiler. Sadece bununla kalmadılar. Kendi yaşam alanlarına (bunun adı kamusal alan) ötekileştirdikleri halkın girmesinden rahatsızlık duydular. Onlara göre bu sınıf (halk) kendi yaşam alanlarında bulunamaz idi, çunku onlar bu alanlarda değil evlerinde oturmalıydılar. Evlerinden çıkıp, kamusal alana çıktıkları an da ise rahatsızlık başladı.

Yani sorun, vatandaş ile halk arasında yaşanan sınıfsal gerilim değil! Sorun, ‘Cumhuriyetçi’ elitler ile ‘İslamcı’ elitler arasında. Yani, farklı yaşam tarzını benimseyen iki ayrı vatandaş arasında.

Peki, bu iki yaşam tarzı birbirine tehdit mi? Yoksa, batıcı veya ‘Cumhuriyetçi’ elitler kendi yaşam alanlarına (kamusal alan), ‘islamcı’ elitlerin girmesinden dolayı bir var olmayan korkulara mı kapılıyorlar? Yani, topluma enjekte edilen korku paranoyaları bu zemin üzerinde mi kendine destek buluyor. Bana kalırsa, ikinci seçenek daha mantıklı. Olayın özü sanırım bu iki sınıf arasında ki derin uçurumların bazı noktalarda sona ermesi.

Peki, şeytanın avukatlığını yapmayı deneyelim. Diyelim ki, ‘mahalle baskısı’ denen şey var ve rejimin temellerini sarsacak boyutta. Bu mantık üzerinden gidelim.

Bir arkadşım ile geçen günlerde yaptığım bir sohbetimizde bana şunları söyledi; ‘İslamın toplumsal hayata bir müdahale arzusu var. Bu arzunun seküler toplum düzeyinde yarattığı baskı, mahalle tabanlı yaygınlaşıyor.’ Bu görüşüde savunalım bir an için, farklı fikirleri anlamak adına. Yani, böyle bir baskı var ve ciddi tehlike.

Peki, bu baskının çözümü baş örtüsünü (kimilerince türban) yasaklayıp üniversiteli kızların eğitim hakkını ellerinden almak mıdır? Şunu açıkca ifade edelim, eğitimli, kültürlü, ekenomik özgürlüğü kazanmış kadınlar bu baskıları hissetmiyor! (görüştüğüm üniversiteli bayan arkadaşlarımdan bu izlenimi edindim) Peki, kimilerince ‘mahalle baskısı’ ile kapanan kızların, üniversite eğitim haklarını engelleyip onlara ’sizin yeriniz eviniz’ demek, onları ‘mahalle baskısının’ taaa içine atmak değil midir?

İnsaf! En azından böyle bir baskının var olduğunu söyleyenlerin böyle düşünmesi ve o kızların eğtim haklarının ellerinden alınmasına karşı çıkması gerekli. Yoksa, bir tutarlılıktan söz edilemez. Ne haşin bir paradoks!

Bu arada, geçenlerde bir gazetede okuduğum habere göre, bir girişimci Dubai’ye gidiyor ve burada ‘bardakta mısır’ ile karşılaşıyor. Yani, Malezya mısırı. Hemen fikri Türkiye’de uygulamaya geçiriyor. Bu Malezya mısırı, Türkiye’de de çok tutuyor. Uzun uzun kuyruklar oluşuyor. Açıkcası ben bu haberi kaygı ile izledim. Ertuğrul bu haberi nasıl gözünden kaçırmış anlayamadım. Bu mısır işi iyice tutmuş. Bu işler böyledir, mısır ile başlarlar bir an da bakıvermişsiniz Malezyalılaşmışız!

Bu Türk girişimcinin irtica suçu ile derhal yakalanmasını, malezya mısır’ı satan iş yerlerinin kapatılmasını, bu mısırdan tadanların derhal ve acilen telef edilmesini ve Türkiye’den çok uzak bir yere gömülüp üzerine kireç mireç dökülmesini talep ediyorum. Bir de bu konuyu Ertuğrul’un köşesine taşımasını ve yeni bir tartışma başlatmasını da ek olarak temenni ediyorum.

Malezyalılaşıyor muyuz? Hadi Ertuğrul, top sen yine sende. At kuyuya taşı pardon topu, ülke çıkarmaya çalışsın!

Yeni Burjuva Repliği: Mahalle Baskısı

September 26, 2007

‘Harcanan zamana ve emeğe yazık. Başka işiniz yok mu sizin? Son
derece
hızlı bir dönüşüm geçiren toplumu ‘mahalle ağzı’ tarzının dışına
çıkarak
anlamaya çalışmak çok mu zor.” Kürşat Bumin

Son dönemde Prof. Şerif Mardin’in ortaya attığı, güzide basınımızın ise balıklama atlamak suretiyle ‘dinci’ kesime bel altı vurmak için kullandıkları ‘mahalle baskısı’ adı verilen tartışma sürüp gidiyor. Aslında bu tartışmalar yıllar önce entellektüel seviyede yapılmıştı. Özellikle liberal sol kesim tarafından. Son günlerde Mardin’in de katkısıyla malum medya tarafından sıklıkla dile getirilir oldu. Tabiki büyük bir sığlıkla.

Postallı yazarımız, rejimin bir numaraları bekçisi, ‘lan ben sosyolojiden-de çakıyorum, bu kavram üzerinde durayım, durma emri vereyim’ şeklinde bir düşünceye girmiş olacak ki, iki lafından biri ‘mahalle baskısı’ oluverdi. Laikçi repliğin bir numaraları sözcüleri, İran örneğinden vazgeçip, Malezya örneğine geçmelerinden beri ‘mahalle baskısı’ kavramının yanına bir-de ‘malezyalaştırıldıklarımızdan mısınız, yoksa malezyalaştrılmadıklarımızdan mısınız’ cümlesi eklenince pek nahif, pek laik duruyor-durduruveriliyor. Bir-de bunu darbe sosuyla servis ettik mi, al sana 28 şubatçılık. Gazeteler boy boy bu teranelerle süslenirken, rejimin kutsanmış çocukları, aslında kendilerince ‘ülkenin sahipleri’ ilan edenlerde bir ‘orgazm’ hali. Seçimlerden sonra Aziz’den şiir attıranlar, halkı ‘aptal, cahil’ görüp o kadar ötekileştirtiler ki, toplumun hızlı bir dönüşüm geçirdiğinden habersizce, kollektivist toplumlara has olan ‘mahalle baskısından’ söz ediyorlar. Hem de şehirleşmenin yüzde 70 leri bulduğu bir ülkede.

Bugun Alev Alatlı şöyle yazmış;


“Mahalle baskısı” olması için, “mahalle”nin olması gerekir. Nitekim,
şehirleşme oranın 1990′da % 59,2′yi, 2000′de % 64,7′yi, 2005′te % 67,3′ü
bulurken, küresel baskı daha da güçlendi, mahalle abilerinin yerini pop
yıldızları, öğretmenlerin yerini sütun yazarları, aile büyüklerinin yerini
başarılı işadamları aldı. Televizyonu, sineması, interneti, you-tube’u, i-podu,
sporu, müziği, magazini, estetiği, yemeği ile takviyeli gelen küresel baskı,
kentlerde, dar alanlarda, dipdibe yaşayan insanlar arasında daha hızlı ve kolay
yayılırdı. Öyle, oldu. Neticeyi kelam, mahalle baskısı deveyse, çağdaş Batı’nın
yaşam biçiminin baskısı, gerek nitelik, gerekse nicelik açısından fildir.”

Aslında tartışmanın sığlığıda, ülkemizde sosyal bilimlerin (sosyoloji) içler acısı halini gösteriyor. Burada, Mardin hocaya da büyük bir haksızlık yapıldığını düşünüyorum. Konu, Mardin hocanın bahsettiğinden tamamen farklı bir tarafa kaydırılıp, laikçi replikler arasında yerini aldı. Acaba, Mardin hocanın ‘türban yasağını demokratik bulmuyorum’ sözünü neden görmezden geldi aynı çevreler?

Ne yazık ki bu ülkenin demokratikleşme süreci(halen evrimini tamamlamadı) normalin aksine sancılı oldu. Cumhuriyet döneminde yapılan ‘değişiklikler’ sadece yönetim kademesinde gerçekleşti ve bu toplumsal bir değişikliğe neden olmadı. Yani, bir modernite devrimi gerçekleşmedi. Bu sebepten sık sık, ‘cumhuriyetci elitler’ ile halkın seçtiği ’seçilmişler’ arasında bir gerilim yaşandı. Bu ise kavramlar üzerinden gerçekleştirildi. Bu son tartışmalarında, anayasa hazırlığı öncesinde alevlenmesi-alevlendirilmesi bunla ilişkili olmalı.

Türkiye’de bir baskı varsa, bu demokrat görünümlü, cunta sevdalısı ‘mahalle burjuvalarından’ geliyor. Ertuğrul Özkök buna iyi bir örnek olursu sanırım.