Posts Tagged ‘sosyoloji’

Esra Erol’la Desti İzdivaç

June 25, 2008

Tam olarak nerede duydum hatırlamıyorum, ama ‘yabancıların’ kullandığı bir tabir varmış, ‘ananı Türk televizyonunda görmüşler’ şeklinde. Sanırım televizyon programlarımızın geldiği noktayı en iyi özetleyen söz bundan başkası olamazdı. Haber programlarından tutun, ‘kadın programlarına’ kadar televizyonlarda bir çok medya maymunu ile hemen her gün karşılaşıyoruz.

Bunlardan biri de, ‘Esra Erol’la Desti İzdivac’ adı program. Daha önce flash TV adlı bir kanalda idi, ama daha sonra aydın doğan’ın kanalı Star’a geçti. Bir süre sonra ise mantar gibi çoğalarak, benzer formatlarda bir çok kanalda gösterilir oldu.

Programa katılanlar arasında, 70 lik dedelerimizin yanında, 21 yaşlarında kızların çıkması da dikkat çekici aslında. 7′den 77′ye evlenmek isteyen bir çok insanın katıldığı bir program. Programın girişinde, evlenmek isteyen adaylarımız, ‘format gereği abicim, format gereği’ sözüyle birlikte oynamak zorunda bırakılıyor; yani ekran karşısında bir 5-10 dakika oynamak zorunda kalıyor. Sanırım bu şekilde daha eğlenceli oluyor veya adayımızın, kendisini izleyen potansiyel adaylara vucut hareketleriyle ‘elektrik vermesi isteniyor’ olabilir. Kim bilir. Adayımız halaydı, horondu, rap dansıydı (evet, evet! Denk geldiğim programın birinde 70 lik teyzem rap muziği eşliğinde dans ediyordu. Şaka gibi), bir çok dansı sergilemek zorunda.(yazının devamı için..)

(more…)

Zorunlu Din Dersi Din İçin İyi Değildir..

March 8, 2008

Danıştay ‘zorunlu din dersi’ ile ilgili önemli bir karar vermiş. Bence yerinde bir karar. Eğer inanç ve fikir özgürlüğünden yana tavır aldıysak cunta yönetimi tarafından getirilen dayatmaya karşı olmamamız gerekli.

Zorunlu din dersi gerçekten saçma. Bu ülkede gayri müslim bir çok yurttaşımız var ve bunlar doğal olarak kendi çocuklarını fikirleri doğrultusunda yetiştirmek istiyorlar. Mesela bir dindar anne ve baba kızlarınında kapanmasını istemeleri ve bu yönde telkinde bulunmaları gayet doğal. Tabi bir baskı olmadığı sürece. Yani bazı ateistlerin çıkıp dindarların bu telkinlerini ‘baskı’ olarak değerlendirmeleri ne kadar saçmaysa, gayri müslim bir vatandaşın, ‘zorunlu din dersine’ karşı çıkmasına karşı olmak ve din dersinin zorunluluğunu savunmak da bir o kadar saçmadır. Elbette aile çocuğunun kendi fikirleri doğrultusunda yetiştirilmesini isteyecektir. Burada söz sahibi ailedir ve onun dışında bir dayatama kabul edilemez. Bu bağlamda devletin kendi dinini yurtlaşlarına dayatması anlamsız.

Ayrıca bunun sadece gayri müslimlerin sarunu olduğuna inanmıyorum. İslamın içinde de bir çok farklı yorum var. Alevilik bunlardan sadece biri. Devletin resmi dinini bu şekilde dayatmasına alevi toplumunun karşı çıkması anlaşılır.

Lise yıllarımdan hatırlarımda, din dersi olarak dayatılan şey gerçekten saçmaydı. Sınav için budizm inancına ve yahudilerin bilmem kaç emrine saatlerce çalışmıştım. İslam dinine sıra geldiğinde ise yıl sonu gelmişti. Müfredatı bir acayipti yani. Bu bağlamda bir dindarında bu dersten hoşnut olacağını düşünmüyorum.

Aslında ‘zorunlu din dersi’ bu sorunun sadece küçük olanı. Asıl mesele diyanet işleri gibi bir kurumun varlığı. Lail devletin kendi din anlayışını empoze ettiği enteresan bir kurum. Burada bir kısım muhafazakarların diyanet işlerini kutsallaştırıp savunmalarını da anlamsız buluyorum. Bu noktada Mustafa Akyol’un yazısından bir bölüm aktarmak yerinde olur;


Hep söylendiği gibi, Fransız laikliği, sırf “devleti dinden korumak” niyetiyle kurulmuşken, ABD’de asıl amaç “dini devletten korumak”tır. Amerikan Anayasası’nın laikliği düzenleyen maddesi, “Kongre (Parlamento), ne dini empoze eden, ne de onun özgürce yaşanmasını engelleyen bir kanun çıkaracaktır” der. Bunun ikinci kısmının dini koruduğu açıktır. Ama aslında birinci kısmı bile dine yarar.

Neden mi? Bir devlet tarafından desteklenmek din için iyi değildir de, ondan!

Amerikalı din sosyoloğu Rodney Stark, bu konuya ilginç bir karşılaştırmayla ışık tutar: Amerikan toplumu, Avrupa toplumlarının çoğunluğuna kıyasla çok daha dindardır. Örneğin ABD’de “Allah’a inanıyorum” diyenlerin oranı yüzde 90’ın üzerindeyken bu oran Danimarka, İsveç, Finlandiya gibi Kuzey Avrupa ülkelerinde yüzde 50’nin çok altındadır. Kiliseye devam, düzenli dua gibi verilere bakıldığında da, Amerikan ve Avrupa toplumları arasında adeta uçurum vardır.

İşin enteresan tarafı ise şudur: Amerikan devleti laik iken, söz konusu Avrupa devletleri laik değildir. Çoğunda devlet tarafından finanse edilen “resmi kilise”ler vardır.

İşte Rodney Stark’a göre, Avrupa toplumlarının ileri derecede sekülerize olmasının (yani dinden kopmasının) bir nedeni, tam da bu “resmi kilise”lerdir. Devlet tarafından finanse edilen bu kurumlar, “memur zihniyeti” ile yönetildikleri için, cansız, ruhsuz ve durağan hale gelmişlerdir. ABD’de ise kiliseler ve diğer dini kuruluşlar devletten hiç bir destek görmedikleri için kendi ayakları üzerinde durmak zorundadır. Bu da onları daha cazip ve yaratıcı olmaya zorlamaktadır.

Prof. Stark, bu durumu “sivil din, resmi dinden çok daha başarılıdır” diye özetliyor. Hatta bunu ekonomideki “serbest piyasa” mantığıyla ilişkilendiriyor, hantal “devlet işletmeleri” ile kıvrak “özel girişim” arasındaki farka benzetiyor.

Benzer bir durumu kanımca Türkiye’de de görebiliriz. Ülkemizde kitlelere dini heyecan ve motivasyon kazandırma açısından Nurculuk, Fethullah Gülen hareketi gibi sivil cemaatlerin resmi bir kurum olan Diyanet İşleri Başkanlığı’na kıyasla çok daha etkili olduğunu söylemek mümkün. (Türkiye’deki yerleşik gelenekler nedeniyetle “Diyanet’in kaldırılması”nı kısa vadede mümkün ve doğru bulmadığımı belirteyim. Ama uzun vadede doğrusu odur. “Sivil din”in önünü açarak o noktaya doğru ilerlemek gerek.)

“Resmi din”in en kötü versiyonu ise, elbette, “devlet tarafından dayatılan din”dir. Suudi Arabistan veya İran’da olduğu gibi. İlginçtir ki bu baskıcı rejimler, din adına hareket etseler de, aslında dine büyük zarar verirler. Çünkü baskı yoluyla yaratılan şey samimi bir dindarlık değil, ikiyüzlülüktür. Riyad’da zorla çarşafa sokulan kadınların Londra’ya kapağı atınca en dekolte kıyafetleri giyip en aykırı barlara koşması boşuna değil.
“İslam’da din ve devlet ayrılmaz” diye kestirip atan siyasal İslamcılar, bütün bunları göz ardı ediyor. Sadece “Asr-ı Saadet pratiğine” bakarak modern dünyaya model üretmeye çalışıyorlar. Oysa bu çağda devlet de toplum da çok farklı bir şeye dönüşmüş durumda.

Bu devirde artık devletten din değil özgürlük istemek lazım. Devlet, “sivil din”e gölge etmesin, yeter.

Mustafa Akyol’un belirttiği gibi, ‘devlet sivil din e gölge etmesin yeter..’ Zİra devletin dine karışması ve onu kendi anlayışıyla topluma empoze etmesi aslında din için hiç iyi bir şey değil..

Bu bakımdan Ali Bardakoğlu’nun geçen gun yaptığı açıklama olduçsa saçmaydı. ‘Laik devletin Diyanet İşleri Başkanı’ ndan da bunun dışında bir şey beklenemezdi heralde..

Faşizm

March 1, 2008

Bir önceki ‘başörtülüler bu toplumun zencileri mi?’ yazımda, düşünceler‘de gördüğüm bir fotoğraftan bahsetiştim. Aslında bakılırsa iki fotoğraf arasında ki benzerlik öyle aşina ki, bir yorum yapmaya pek de gerek yok gibi. Bir önceki yazımın tek bir fotoğrafla ifadesi gibi. Fotoğraf geçenlerde taraf gazetesinde çok çarpıcı bir karşılaştırma yapılarak gözler önüne serilmiş. Fotoğrafı gazete gördükten sonra ekonomiturk’te ‘yorumsuz’ başlığı adı altında buldum. TKP’li bir kaç faşistin, faşizan saldırından başka bir şey değil. Türban üzerinden medyanında desteğiyle çıkarılan gerilimin artık faşizan saldırılara kadar vardığının bir göstergesi.

Üniversiler, ‘özgürlük alanlarıdır’ ve dünyanın hiçbir yerinde üniversitelerde bu tür faşist saldırılara izin verilmez. Her inancın, her fikrin kendini düşünce boyutunda kendini iafe ettiği yerlerdir üniversiteler. Bu bağlamda TKP’li bu birkaç gerici faşistin yaptığı açıkca faşizm’dir.

Üniversitelerin bu yasakçılardan temizlenip, çağdaşlaşması bu ülkede biraz daha zaman alacağa benziyor. Ama değişim ve gelişim önünde hiçbir şey duramaz. Bu Türkiye’de sancılı oluyor, ama olacaktır.

Başörtüler Bu Toplumun ‘Zencileri’ Mi?

February 23, 2008

Bu kadar basit bir sorunun ülkede böyle büyük bir gerilim yaratması oldukça saçma görünüyor. Elbette arkasında yatan ‘derin iktidar’ mücadelesini görmezden gelirsek. Daha önce bahsettiğim gibi ne yazık ki bu ülkede cumhuriyetçi seçkinlerle, halk tarafından atanmışlar arasındaki güç mücadelesinin bir örtüsü aynı zamanda ‘türban’. Hal böyle olunca bu kadar basit bir sorun, bazı cumhuriyetçi seçkinler tarafından bir özgürlük meselesi değilde, bir ‘rejim sorunu’ olarak sunuluyor. ‘bırakınız açsınlar, bırakınız örtsünler’ anlayışıyla çözülebilecek basit bir sorun, bir rejim sorunu gibi gösterildiğini içindir de bir türlü çözülemeyen bir sorun olarak önümüzde bekliyor..

Aslına bakılırsa bu seçkinlerin temel hak ve özgürlük sorununu bir ‘rejim sorunu ‘olarak göstermesi anlaşılır. Çunku bu seçkinler seçimlerle yönetime gelemeyceklerini farkındalar. Hal böyle olunca halk atarafından atanmışların özgürlükler noktasında attıkları adımları rejim sorunu gibi göstererek sürekli ‘yandan destek’ alma arayışına girdiler. Demokrasiye yapılmış bir çok müdahale bu şekilde değerlendirilebilir.

Bunun yanında bu seçkinlerin etkisiyle ciddi manada kaygılanan bir kesimin olduğunu görmemekte heralde büyük bir hata olur. Çunku gerçekten bu seçkinlerin tekelleşmiş medya aracılığı ile empoze ettiği ‘tehlikenin farkında mısınız’ türünden haberler bazı ksimleri samimi bir şekilde kaygılandırıyor..Geçenlerde izlediğim 32. Gün programında karşısındaki başörtülü bir öğrenciye nefretle, ‘Türkiye laiktir laik kalacak’ şeklinde slogan atan üniversiteli öğrencinin gözlerine baktığımda tüm düşündüklerim bunlardı. Bu öğrencinin gözündeki nefret samimi idi. Medya tarafından sürekli empoze edildiği gibi karşısındaki kişi ‘ötekiydi’ ve ‘öteki’ onun yaşam tarzını ‘tehdit’ ediyordu; potansiyel bir tehlike yani. Medyanında desteğiyle ‘tehlikenin farkında’ olan bu kişi için artık karşıdakinin temel hak ve özgürlüklerinin bir anlamı olamazdı. O özgürlüğü hak etmiyordu, kendi özgürlüğü adına onun özgürlüğü önündeki engellerin kalkmasının karşısında durmalıydı.

Bugun bütün bunları düşünürken Düsünceler’ de ‘ırkçılık’ başlığı adı altında gördüğüm o fotoğraf resmi tamamlıyordu. Fotoğraf 1957 yılında ABD’nin Ankansas eyaletinde siyahî öğrencilerin beyazların lisesine kabul edildiği ilk gün çekilmiş. Yine düşünceler’de bahsedildiği kadarıyla, ‘Federal hükümetin kararı uyarınca okula kabul edilen zenci kız elinde kitap yürüyor arkadan da “Zenciler Afrika’ya” “Zenciler Orman’a” şeklinde hakaretler savruluyor.’ imiş. Bizde zamanında, ‘komunistler moskovaya’ veya ‘dinciler iran’a’ sloganlarına ne kadar benziyor!

Bu iki fotoğrafı yan yana getiriyorum. 32. gün programında başörtülü kıza nefretle bakan üniversiteli öğrencinin beynimdeki fotoğrafı ve bu zenciye beyazlar tarafından duyulan öfkenin gözlere yansımasının fotoğrafı.

Bu noktada AKP hükümetine de büyük bir görev düşüyor. Bu samimi kaygılarıda anlamalılar. Ne yazık ki tekelleşmiş medyanın empoze ettiği haberlerle yetişen, okumayan, sorgulamayan bir ton insan var. Özellikle başbakan son dönemdem yaptığı sert çıkışları biraz daha yumuşatıp, bu kesimin kaygılarını dikkate almalı. En azından sorunun bir ‘rejim sorunu’ değil, bir ‘özgürlük sorunu’ olduğunu anlatmalı. Bunu değerli rektörümüz Akbulut gibi kendini toplumun tepesinde gören ve ‘ben herşeyi sizden daha iyi bilirim’ anlayışı içinde olanların anlamasını beklemiyorum elbette. Ama bunların etkisiyle samimi olarak kaygılanan bir kesimin varlığınıda görmezden gelemeyiz.

AKP’nin toplumun bu kesiminin kaygılarını gidereceğine ve yavaşlayan reform sürecinin çok geçmeden hızlanacağına inanıyorum. Çunku sırada, 301 başta olmak üzere özgürlük noktasında atılacak bir ton adım var.

Bu Ülkenin Kadınları Yere Bakar

December 16, 2007

Küçüklüğümde zihnimden asla çıkmayan bir olaydır; minnacık ellerimi kulaklarımı kapatmak için kullanmıştım, alt kattan gelen bağrışma sesleri üzerine.. Alt kattan bir kadının sesleri geliyordu, halen o sesler zihnimde büyük yer eder. Acı dolu feryatlar, acı ile yardım isteyen bir ses..

Sonraları öğrenmiştim o seslerin eşinden dayak yiyen bir kadına ait olduğunu. Annem hep, ‘aciz erkek dayak atar’ demiştir; zihnimde o kadar yer etti ki bu söz, ne zaman bu konu açılsa dayak atan erkeğin aciz olduğunu düşünmüşümdür, halen öyle düşünüyorum. Bunları geçen radikal’de gördüğüm bir haber üzerine yazıyorum. Haberde, ‘cinsel ilişki isteğinin rettinin tahrik nedeni’ sayıldığından bahsediyor.. Henüz 23 yaşındaki Özlem daha hayatının bajarında işte bu sebepten eşi tarafından dövülmüyor, daha kötüsü ölüdürülüyor. Ve ‘yüce’ mahkemelerimiz ‘cinsel birleşmeyi rettin’ ‘tahrik’ unsuru olduğuna karar veriyor ve eşin cezasında indirime gidiyor. İnanılır gibi değil, gerçekten öyle!

Geçen nerede okudum hatırlamıyorum, ama bir şairin bir dizesine atıfta bulunulmuş; ‘bu ülkenin kadınları yere bakar’ deniyor. Bu kelimeyi duyduğumda aklıma gelenleri ve yüreğimdeki burukluğu anlatamam. ‘Bu ülkenin kadınları yere bakar’

Doğu’da ‘kız çocuğu okumaz’ diye eğitim hakları elinden alınan ve yere bakmak zorunda olan kadınlarımız, batı da ise ‘rejim için tehdit’ denerek eğitim hakkı elinden alınan kadınlarımız. Bütün bu engelleri aşıp okuyan ve ekonomik özgürlüğünü kazanan, ama çalıştığı şirkette cinsel ayrımcılığa maruz kalan kadınlarımız.. Okuyamayan, okutulamayan kadınlarımız. Ekonomik özgürlüklerini kazanamadıkları için eşinin kölesi olan kadınlarımız.. Ve onların başı her zaman yerdedir bu ülkede.. Bu ülkenin kadınları yere bakar..

Bu ülkenin kadınları.. Kemalisti, muhafazakarı, liberali, Kürdü, Türkü, bu ülkenin kadınları ve sırf ‘kadın’ oldukları için cinsel ayrımcılığa maruz kalan kadınlarımız.. Elbette kadının eğitilmesi ve bu yolla ekonomik özgürlüğü kazanması çok önemli, üstte bahsettiğim gibi. Bunun yanında kadına şiddetin direk olarak eğitimle ilgili olmadığını düşünüyorum. Geçenlerde bir kız arkadaşımın, erkek arkadaşıbndan dayak yediğini duydum, kendisi söyledi. Bu ülkenin önemli bir üniversitesinde olan erkek arkadaşı, yine aynı üniversite de okuyan kız arkadaşına dayak atıyordu/atabiliyordu. O zaman bunun direk eğitimle alakalı olmadığı çok açık. Bunların önlenebilmesi için sıkı yasalara ihtiyacımız var. Mahkemelerimize çok iş düşünüyor. Böyle cinsel birleşmeyi rettin ‘tahrik’ nedeni sayıldığı bir ülkede dayaklar ve cinayetler bitmez, bir de ‘töre cinayetleri’ var ki, o başlı başına bir yazı konusu, içler acısı bir halimiz var..

‘Bu ülkenin kadınları yere bakar’

Malezya Mısırı, Baş Örtüsü, The Village Filmi ve Derin Korkularımız

October 6, 2007


Son dönemde medyaya baktığımızda, bir yerden düğmeye basılmışcasına topluma korku paranoyaları enjekte edildiğini görüyoruz. Şu dönemde bu korku paranoyalarının enjekte edilme sebebi bana kalırsa, anayasa tartışmaları ile doğrudan bağlantılı. Birileri, cunta anayasasını koruma adına adeta elinden geleni yapıyor.

Korku paranoyları demişken, aklıma The Village filmi geldi. Filmin can alıcı noktası şu: ”İlk bakışta 1800’lerde bir köyde geçtiği düşünülen filmde köylüler “konuşmadıklarımız” diye adlandırdıkları bir düşmandan çok korkuyorlar. Bu korku onları köylerini çevreleyen ormanın dışına çıkmaktan alıkoyuyor. Bu “dış düşman” sebebiyle köyde her hangi bir yenilik yapmak isteyen herkes yaşlılar meclisinden izin almak zorunda. Meraklı olmak, geçmişi sorgulamak da hoş karşılanmıyor burada.

Bu kasvetli atmosfer, korku ile disiplin altına alınmış bir gençlik, söndürülen meraklar ve bastırılan tutkular totaliter rejimlerin halkı nasıl korkuyla bir arada tuttuğunu hatırlatıyor ister istemez.”

İçinde bulunduğumuz ülke atmosferini çok iyi yansıtan bir film. Çünkü akıl, asla korkuya yenilmemelidir, yenildiği taktirde otoriterlik kendisine meşru bir zemin bulacaktır. Ne yazık ki, 12 eylül, 28 şubat ve daha önceki darbelerde cuntacılar bu yolu çok iyi kullandılar. Ülkede bir kaos yaratmak ve bu kaos ile halkı korkutup, otoriterliğe meşru bir zemin hazırlamak! Bu sebepten topluma bir an da aşılanan bu korku paranoylarının ardında ‘derin sebeplerin’ olduğunu görmemek heralde çok zor. Çünkü halen Türkiye’de liberal demokrasiyi istemeyen, otorite yanlısı güçler çok etkin.

Peki, gerçekten böyle bir korkuya inanan ve yaşam tarzının tehlikeye girdiğini düşünenler var mı? Bu sorunun cevabı hiç şüphesiz, ‘evet’ olacaktır. Daha önce ulusalcı kesimin, Çağlayan’da ve başka yerlerde yaptığı AKP karşıtı gösterilerde toplanan milyonların arasında gerçekten yaşam tarzının ‘tehlikede’ olduğuna inanların olmadığını söylemek elbette doğru olmayacaktır. O zaman bu toplumsal paranoyaların bir açıklaması olmalı. Bu ise siyasetin dışında, daha çok sosyolojik bir olay. (yakında bu blog sayfasında, bu konu ile ilgili Odtu-Sosyoloji bölümünden bir arkadaşım düşüncelerini paylaşacak.)

Hadiseyi sosyolojik olarak incelediğimizde ise, ‘bir sınıf çatışması mı yaşanıyor?’ sorusu akla geliyor. Eğitimli, kültürlü ve gelir düzeyi yüksek vatandaş ile daha az eğitimli, daha az kültürlü ve gelir düzeyi düşük halk arasında yaşanan bir gerilim mi? Kısaca, ‘halk plajlara akın etti, vatandaş denize giremiyor’ meselesi mi? Bana kalırsa bu değil.

Cumhuriyetin kuruluşunda ilk tip sınıf, yani ‘vatandaşlar’ kutsandı ve rejimin kutsanmış çocukları haline geldiler. Rejimin kutsanmış çocukları ise o kadar yaramazdı ki, ‘batıcı yaşam tarzını’ kendilerine model seçtikleri gibi bu yaşam tarzını benimsemeyen ‘halkı’ da ötekileştirdiler. Sadece bununla kalmadılar. Kendi yaşam alanlarına (bunun adı kamusal alan) ötekileştirdikleri halkın girmesinden rahatsızlık duydular. Onlara göre bu sınıf (halk) kendi yaşam alanlarında bulunamaz idi, çunku onlar bu alanlarda değil evlerinde oturmalıydılar. Evlerinden çıkıp, kamusal alana çıktıkları an da ise rahatsızlık başladı.

Yani sorun, vatandaş ile halk arasında yaşanan sınıfsal gerilim değil! Sorun, ‘Cumhuriyetçi’ elitler ile ‘İslamcı’ elitler arasında. Yani, farklı yaşam tarzını benimseyen iki ayrı vatandaş arasında.

Peki, bu iki yaşam tarzı birbirine tehdit mi? Yoksa, batıcı veya ‘Cumhuriyetçi’ elitler kendi yaşam alanlarına (kamusal alan), ‘islamcı’ elitlerin girmesinden dolayı bir var olmayan korkulara mı kapılıyorlar? Yani, topluma enjekte edilen korku paranoyaları bu zemin üzerinde mi kendine destek buluyor. Bana kalırsa, ikinci seçenek daha mantıklı. Olayın özü sanırım bu iki sınıf arasında ki derin uçurumların bazı noktalarda sona ermesi.

Peki, şeytanın avukatlığını yapmayı deneyelim. Diyelim ki, ‘mahalle baskısı’ denen şey var ve rejimin temellerini sarsacak boyutta. Bu mantık üzerinden gidelim.

Bir arkadşım ile geçen günlerde yaptığım bir sohbetimizde bana şunları söyledi; ‘İslamın toplumsal hayata bir müdahale arzusu var. Bu arzunun seküler toplum düzeyinde yarattığı baskı, mahalle tabanlı yaygınlaşıyor.’ Bu görüşüde savunalım bir an için, farklı fikirleri anlamak adına. Yani, böyle bir baskı var ve ciddi tehlike.

Peki, bu baskının çözümü baş örtüsünü (kimilerince türban) yasaklayıp üniversiteli kızların eğitim hakkını ellerinden almak mıdır? Şunu açıkca ifade edelim, eğitimli, kültürlü, ekenomik özgürlüğü kazanmış kadınlar bu baskıları hissetmiyor! (görüştüğüm üniversiteli bayan arkadaşlarımdan bu izlenimi edindim) Peki, kimilerince ‘mahalle baskısı’ ile kapanan kızların, üniversite eğitim haklarını engelleyip onlara ’sizin yeriniz eviniz’ demek, onları ‘mahalle baskısının’ taaa içine atmak değil midir?

İnsaf! En azından böyle bir baskının var olduğunu söyleyenlerin böyle düşünmesi ve o kızların eğtim haklarının ellerinden alınmasına karşı çıkması gerekli. Yoksa, bir tutarlılıktan söz edilemez. Ne haşin bir paradoks!

Bu arada, geçenlerde bir gazetede okuduğum habere göre, bir girişimci Dubai’ye gidiyor ve burada ‘bardakta mısır’ ile karşılaşıyor. Yani, Malezya mısırı. Hemen fikri Türkiye’de uygulamaya geçiriyor. Bu Malezya mısırı, Türkiye’de de çok tutuyor. Uzun uzun kuyruklar oluşuyor. Açıkcası ben bu haberi kaygı ile izledim. Ertuğrul bu haberi nasıl gözünden kaçırmış anlayamadım. Bu mısır işi iyice tutmuş. Bu işler böyledir, mısır ile başlarlar bir an da bakıvermişsiniz Malezyalılaşmışız!

Bu Türk girişimcinin irtica suçu ile derhal yakalanmasını, malezya mısır’ı satan iş yerlerinin kapatılmasını, bu mısırdan tadanların derhal ve acilen telef edilmesini ve Türkiye’den çok uzak bir yere gömülüp üzerine kireç mireç dökülmesini talep ediyorum. Bir de bu konuyu Ertuğrul’un köşesine taşımasını ve yeni bir tartışma başlatmasını da ek olarak temenni ediyorum.

Malezyalılaşıyor muyuz? Hadi Ertuğrul, top sen yine sende. At kuyuya taşı pardon topu, ülke çıkarmaya çalışsın!

Yeni Burjuva Repliği: Mahalle Baskısı

September 26, 2007

‘Harcanan zamana ve emeğe yazık. Başka işiniz yok mu sizin? Son
derece
hızlı bir dönüşüm geçiren toplumu ‘mahalle ağzı’ tarzının dışına
çıkarak
anlamaya çalışmak çok mu zor.” Kürşat Bumin

Son dönemde Prof. Şerif Mardin’in ortaya attığı, güzide basınımızın ise balıklama atlamak suretiyle ‘dinci’ kesime bel altı vurmak için kullandıkları ‘mahalle baskısı’ adı verilen tartışma sürüp gidiyor. Aslında bu tartışmalar yıllar önce entellektüel seviyede yapılmıştı. Özellikle liberal sol kesim tarafından. Son günlerde Mardin’in de katkısıyla malum medya tarafından sıklıkla dile getirilir oldu. Tabiki büyük bir sığlıkla.

Postallı yazarımız, rejimin bir numaraları bekçisi, ‘lan ben sosyolojiden-de çakıyorum, bu kavram üzerinde durayım, durma emri vereyim’ şeklinde bir düşünceye girmiş olacak ki, iki lafından biri ‘mahalle baskısı’ oluverdi. Laikçi repliğin bir numaraları sözcüleri, İran örneğinden vazgeçip, Malezya örneğine geçmelerinden beri ‘mahalle baskısı’ kavramının yanına bir-de ‘malezyalaştırıldıklarımızdan mısınız, yoksa malezyalaştrılmadıklarımızdan mısınız’ cümlesi eklenince pek nahif, pek laik duruyor-durduruveriliyor. Bir-de bunu darbe sosuyla servis ettik mi, al sana 28 şubatçılık. Gazeteler boy boy bu teranelerle süslenirken, rejimin kutsanmış çocukları, aslında kendilerince ‘ülkenin sahipleri’ ilan edenlerde bir ‘orgazm’ hali. Seçimlerden sonra Aziz’den şiir attıranlar, halkı ‘aptal, cahil’ görüp o kadar ötekileştirtiler ki, toplumun hızlı bir dönüşüm geçirdiğinden habersizce, kollektivist toplumlara has olan ‘mahalle baskısından’ söz ediyorlar. Hem de şehirleşmenin yüzde 70 leri bulduğu bir ülkede.

Bugun Alev Alatlı şöyle yazmış;


“Mahalle baskısı” olması için, “mahalle”nin olması gerekir. Nitekim,
şehirleşme oranın 1990′da % 59,2′yi, 2000′de % 64,7′yi, 2005′te % 67,3′ü
bulurken, küresel baskı daha da güçlendi, mahalle abilerinin yerini pop
yıldızları, öğretmenlerin yerini sütun yazarları, aile büyüklerinin yerini
başarılı işadamları aldı. Televizyonu, sineması, interneti, you-tube’u, i-podu,
sporu, müziği, magazini, estetiği, yemeği ile takviyeli gelen küresel baskı,
kentlerde, dar alanlarda, dipdibe yaşayan insanlar arasında daha hızlı ve kolay
yayılırdı. Öyle, oldu. Neticeyi kelam, mahalle baskısı deveyse, çağdaş Batı’nın
yaşam biçiminin baskısı, gerek nitelik, gerekse nicelik açısından fildir.”

Aslında tartışmanın sığlığıda, ülkemizde sosyal bilimlerin (sosyoloji) içler acısı halini gösteriyor. Burada, Mardin hocaya da büyük bir haksızlık yapıldığını düşünüyorum. Konu, Mardin hocanın bahsettiğinden tamamen farklı bir tarafa kaydırılıp, laikçi replikler arasında yerini aldı. Acaba, Mardin hocanın ‘türban yasağını demokratik bulmuyorum’ sözünü neden görmezden geldi aynı çevreler?

Ne yazık ki bu ülkenin demokratikleşme süreci(halen evrimini tamamlamadı) normalin aksine sancılı oldu. Cumhuriyet döneminde yapılan ‘değişiklikler’ sadece yönetim kademesinde gerçekleşti ve bu toplumsal bir değişikliğe neden olmadı. Yani, bir modernite devrimi gerçekleşmedi. Bu sebepten sık sık, ‘cumhuriyetci elitler’ ile halkın seçtiği ’seçilmişler’ arasında bir gerilim yaşandı. Bu ise kavramlar üzerinden gerçekleştirildi. Bu son tartışmalarında, anayasa hazırlığı öncesinde alevlenmesi-alevlendirilmesi bunla ilişkili olmalı.

Türkiye’de bir baskı varsa, bu demokrat görünümlü, cunta sevdalısı ‘mahalle burjuvalarından’ geliyor. Ertuğrul Özkök buna iyi bir örnek olursu sanırım.