Posts Tagged ‘üniversite’

Helal Olsun Rektöre!

October 14, 2008

Süleyman Demiren Üniversitesi’nin rektörünü birkaç ay önce bu bloga konuk etmiştim. Orada, Isparta Belediye Başkanı’nın Melih -gökçek- ağabeyine özendiğini, üniversiteyi yıkarım, asarım, keserim türü tehditlerinin saçmalığını ve/dahi gereksizliğinden bahsetmiştim. Yine bu gereksiz tehditlere rektörün haklı olarak gösterdiği tepkiden bahsetmiş, ve ‘aferin hoca, iyi laf ettin’ filan diyip hocayı desteklemiştim.

Yine aynı hoca üniversitenin açılış töreninde meclis başkanı’nın önünde iyi konuşmuş. Zaten şu üniversitelerin açılış törenlerini çok seviyorum. Gerçekten. Alıyorum yanıma çekirdeğimi, geçiyorum ekran karşısına, ne bileyim, acaba filanca rektör üniversitenin açılış konuşmasında hükümete nasıl ayar verecek, ne gibi uyarılarda bulunacak filan diye izliyorum. Eminim batı bizim bu yönümüze hayrandır. Hangi batı ülkesinde rektör bu kadar siyasi mesaj veriyor, hangi rektör ülkesini bu kadar seviyor, ve böyle açıklamalarda bulunuyor? VE/dahi hangi rektör Fatih Terim’in dediği gibi gerektiğinde ‘elini taşın altına sokuyor’? Şimdi, aranızdan, ‘bana o rektörün aldığı kadar parayı versinler o taşın altına elimi koymak şöyle dursun, o taşı k.çıma sokarım’ diyenler olabilir, orası ayrı tabi. Ne diyorduk, şey, batıda hocalar, rektörler filan anca bilimsel çalışmalarla uğraşıyor. Olur mu kardeşim, hoca dediğin bilimde yapacak siyasette. Hatta ne bilimi ya, siyaset yapsın yeter. Rektör dediğin böyle çıkıp, hükümete, ‘adam ol, oyarım lan’ mesajı verecek. Hoş, zaten bilimde filan pek iyi durumda değiliz. Mesela, Süleyman Demirel Üniversitesi dünyada akademik yayın sayısı olarak kaç bininci sırada, bilen var mı? Neyse, orasını karıştırmayalım. Hıh, ne diyorduk, hoca öyle güzel konuşmuş ki, çekirdekleri birer birer mideye indirirken bir an şöyle durup, hocayı ayakta alkışlayıp, ‘Türkiye laiktir laik kalacak’ sloganı atmak istedim; o derece etkilendim yani. Neyse, hoca şöyle demiş; (yazının devamı için..)

(more…)

Bak Sen Şu Küstahlığa!

March 7, 2008

Hürriyet gazetesi habercilik ‘başarılarına’ devam ediyor. ‘Mini etekli kıza kezzap, kardan adamlara bile türban taktılar’ gibi habercilik başarılarına imza atan hurriyet, bu seferde, ‘tesettur köfteye dayandı’ haberiyle, ‘kazanımlarımızın bekçisi’ olduğunu bir kez daha gösteriyor laikçiye, dinciye, gericiye.. Gerçi ‘mini etekli kıza kezzap’ haberi yalan çıkmıştı, ama olsun, ’söz konusu rejim ise yalan haber teferruattır.’

Uzatmadan haber şöyle;


Samanyolu TV’de yayınlanan “Yeşil Elma” adlı yemek programında, aşçı “kadınbudu köfte”nin tarifini verirken izleyicileri “Bu köfteye kadınbudu köfte demeyin. Bu köfte pirinçli köftedir” diyerek uyardı. Bir sonraki gün aynı aşçı dilberdudağı tatlısı tarifini verirken de benzer bir uyarıda bulundu: “Bu tatlıya dilberdudağı yerine ay tatlısı demeniz daha doğru.” Bunun üzerine tarihçiler isyan etti. Prof. Murat Belge, yapılanın küstahlık olduğunu söyledi.

Programın yapımcısı Filiz Aydoğan, “Kadını kötü anlamda çağrıştıran yemek isimlerini farklı isimlerle yorumladık. Ahlaki olarak uygun bulmadığımız için kadınbudu köfteyi pirinçli köfte, dilberdudağını da ay tatlısı yaptık” dedi. (…)

“Tarih boyunca yemek kültürü” adlı kitabın da yazarı olan Prof. Dr. Murat Belge konuya ilişkin NTV’nin sorusuna sert yanıt verdi:

“Bu isimler tarihte birtakım nedenlerle takılmış. Zaten bize o tarihi anlatıyor. ‘Kadınbudu’nun bir karakteri var, tarihi geçmişi var ve bir toplumsal gerçekliği yansıtıyor. Tarih boyunca da bu millet adını yadırgamadan, hafif tebessüm ederek kadınbudu köftesini yemiş, şimdi birileri kalkıyor kadının budunu ortadan kaldırmaya çalışıyor. Ne alakası var, sen kimsin, kim oluyorsun, bunları değiştirme hakkını nereden buluyorsun!” Belge, “Bu tür şeyler bütün dünyada yapılmıştır ama epey zaman önce yapılmıştır, şimdi alay konusudur. Şimdi bizim toplum bütün bunları yeniden keşfetme durumunda ve gereksiz bir çaba içerisinde. Yani küstahlık!.”

Şimdi bir kere programın ismi bile kendini ele veriyor. ‘Yeşil elmaymış.’ Burada özel bir ‘yeşil’ vurgusu yapılması bana kalırsa açıkca, ‘devrimin rengi yeşil olacak’ gibilerinden bir şey. Hurriyet gazetesi bunun peşine düşse iyi olur.

Ayrıca haberde, ‘tarihçiler isyan etti’ şeklinde bir şey söylenmiş. İsyan eden tarihçiler kimler, neden isyan etmişler? Cidden anlamadım. Hayır bu ülkede elimizi nereye atsak, ‘rejim gidiyor, ülke bölünüyor’ gibilerin şeyler söylenir. Kürt sorununa çözüm ararsın, ‘aman ha ülke bölünür’ denir, üniversitede bilimin önündeki engellerin kalkması için herkes için özgürlüğü savunursun; ‘aman ha laiklik zedelenir, rejim elden gider’ denir. Hangi konuda çözüm için düşünmeye başlasak karşımızda birileri ‘aman ha..’ diye uyarıya başlar. Bir bu konu da ‘aman ha..’ denmemişti, o da oldu. Murat Belge’nin dediği gibi yani, ’sen kim oluyorsunda bu isimleri değiştirmeye çalışıyorsun..’

Hem samanyolu bildiğim kadarıyla hükümete epey bir yakın bir tv kanalı. Bunun arkasında bir hükümet politikası yatıyor olabilir. Mesela ne bileyim, hükümet bu yolla dilimizden bu kelimeleri çıkartıp, önce ‘kelimelerimizi tesetture’ sokmaya çalışıyor olabilir. Hurriyet bunun arkasındaki ‘derin gerçeği’ araştırsın mesela.

Hem bu Cumhuriyet gazetesi ne yapıyor, uyuyor mu? En son, ‘tehlikenin farkında mısınız?’ diye bir reklam filmi yapmıştı, iyide tutmuştu bu replik. Sonra tuncay özkan felan. Halkı bu replikler eşliğinde meydanlara dökmüşlerdi. Şimdi de, ‘köfteler laiktir laik kalacak veya köftelerimiz bile tesetture giriyor, tehlikenin farkında mısınız?’ tarzından repliklerle ‘tehlikenin farkında olan’ kitleyi sokağa dökebilir..

Mesela dün ‘32. gün’ programını izledim. Gerçi programı ilk izlemeye başladığımda, programın yapıldığı yerin bir panayır alanı felan zannettim. NETEKİM, salondaki insanlar slogan atıyor, bağrışıyor, hakaret ediyor felandı. Ama programı biraz daha izlediğimde orasının bir ‘üniversite’ olduğunu fark ettim. Heralde bu ateşli gençlerde ‘tehlikenin farkındaydılar.’ O kadar farkındaydılar ki, o farkındalık dışında geri kalan hiçbir şeyin farkında değildiler. Mesela orasının bir panayır olmadığının, bilimin merkezi bir üniversite olduğunun.

Her neyse, konuyu dağıtmadan hurriyet gazetesinin bu ‘haberinin’ altındaki bir kaç yorum dikkatimi çekti. Mesela;

LAFLARINA DA BUNLARI SÖYLEYENLERE DE İNANMAYIN. AĞIZLARINDA BİLE ÇİRKİN DURUYOR. BUNLAR İNSANLARI KANDIRARAK,YALAN DOLANLA REJİMİ DEĞİŞTİRİYORLAR. TÜRKİYE BİR YOL AYRIMINDA. BİREYSEL ÖZGÜRLÜK YALANIYLA BİR TOPLUMUN ÖZGÜRLÜĞÜNÜ YOKEDİYORLAR.


YETER ARTIK BU YOBAZLARDAN CEKTiGiMiZ, YETER BE. iSLAMDA BUTUN BASKA BiR iSMi VARSA SÖYLESiNLER, VEYA KADININ. YOKSA BU iSiMLERi ARAPCAYA MI CEViRSEK, BELKi OZAMAN KULAKLARINA DAHA HOS GELiR.

İlk yorumda ‘değerli’ hurriyet okuyucusu, ‘bireysel özgürlük yalanıyla bir toplumun özgürlüğünü yok ediyorlar’ diyerekten neyi kast etti bilemiyorum. Pek anlayamadım açıkcası.

Güzel ülkemde yemek isimlerinden bile irtica vurgusu yapılır olmaya başladı. Gerçi şimdi, ‘insanların testislerinden bile yapıldı’ denilecek. O da doğru.

Yemek isimlerinin değiştirilmesinin bile, ‘rejim için tehlike’ olduğunu düşünen insanlar arasında yaşamak ve bunlar arasında meselelere çözüm aramak ne kadar zor.

Faşizm

March 1, 2008

Bir önceki ‘başörtülüler bu toplumun zencileri mi?’ yazımda, düşünceler‘de gördüğüm bir fotoğraftan bahsetiştim. Aslında bakılırsa iki fotoğraf arasında ki benzerlik öyle aşina ki, bir yorum yapmaya pek de gerek yok gibi. Bir önceki yazımın tek bir fotoğrafla ifadesi gibi. Fotoğraf geçenlerde taraf gazetesinde çok çarpıcı bir karşılaştırma yapılarak gözler önüne serilmiş. Fotoğrafı gazete gördükten sonra ekonomiturk’te ‘yorumsuz’ başlığı adı altında buldum. TKP’li bir kaç faşistin, faşizan saldırından başka bir şey değil. Türban üzerinden medyanında desteğiyle çıkarılan gerilimin artık faşizan saldırılara kadar vardığının bir göstergesi.

Üniversiler, ‘özgürlük alanlarıdır’ ve dünyanın hiçbir yerinde üniversitelerde bu tür faşist saldırılara izin verilmez. Her inancın, her fikrin kendini düşünce boyutunda kendini iafe ettiği yerlerdir üniversiteler. Bu bağlamda TKP’li bu birkaç gerici faşistin yaptığı açıkca faşizm’dir.

Üniversitelerin bu yasakçılardan temizlenip, çağdaşlaşması bu ülkede biraz daha zaman alacağa benziyor. Ama değişim ve gelişim önünde hiçbir şey duramaz. Bu Türkiye’de sancılı oluyor, ama olacaktır.

Başörtüler Bu Toplumun ‘Zencileri’ Mi?

February 23, 2008

Bu kadar basit bir sorunun ülkede böyle büyük bir gerilim yaratması oldukça saçma görünüyor. Elbette arkasında yatan ‘derin iktidar’ mücadelesini görmezden gelirsek. Daha önce bahsettiğim gibi ne yazık ki bu ülkede cumhuriyetçi seçkinlerle, halk tarafından atanmışlar arasındaki güç mücadelesinin bir örtüsü aynı zamanda ‘türban’. Hal böyle olunca bu kadar basit bir sorun, bazı cumhuriyetçi seçkinler tarafından bir özgürlük meselesi değilde, bir ‘rejim sorunu’ olarak sunuluyor. ‘bırakınız açsınlar, bırakınız örtsünler’ anlayışıyla çözülebilecek basit bir sorun, bir rejim sorunu gibi gösterildiğini içindir de bir türlü çözülemeyen bir sorun olarak önümüzde bekliyor..

Aslına bakılırsa bu seçkinlerin temel hak ve özgürlük sorununu bir ‘rejim sorunu ‘olarak göstermesi anlaşılır. Çunku bu seçkinler seçimlerle yönetime gelemeyceklerini farkındalar. Hal böyle olunca halk atarafından atanmışların özgürlükler noktasında attıkları adımları rejim sorunu gibi göstererek sürekli ‘yandan destek’ alma arayışına girdiler. Demokrasiye yapılmış bir çok müdahale bu şekilde değerlendirilebilir.

Bunun yanında bu seçkinlerin etkisiyle ciddi manada kaygılanan bir kesimin olduğunu görmemekte heralde büyük bir hata olur. Çunku gerçekten bu seçkinlerin tekelleşmiş medya aracılığı ile empoze ettiği ‘tehlikenin farkında mısınız’ türünden haberler bazı ksimleri samimi bir şekilde kaygılandırıyor..Geçenlerde izlediğim 32. Gün programında karşısındaki başörtülü bir öğrenciye nefretle, ‘Türkiye laiktir laik kalacak’ şeklinde slogan atan üniversiteli öğrencinin gözlerine baktığımda tüm düşündüklerim bunlardı. Bu öğrencinin gözündeki nefret samimi idi. Medya tarafından sürekli empoze edildiği gibi karşısındaki kişi ‘ötekiydi’ ve ‘öteki’ onun yaşam tarzını ‘tehdit’ ediyordu; potansiyel bir tehlike yani. Medyanında desteğiyle ‘tehlikenin farkında’ olan bu kişi için artık karşıdakinin temel hak ve özgürlüklerinin bir anlamı olamazdı. O özgürlüğü hak etmiyordu, kendi özgürlüğü adına onun özgürlüğü önündeki engellerin kalkmasının karşısında durmalıydı.

Bugun bütün bunları düşünürken Düsünceler’ de ‘ırkçılık’ başlığı adı altında gördüğüm o fotoğraf resmi tamamlıyordu. Fotoğraf 1957 yılında ABD’nin Ankansas eyaletinde siyahî öğrencilerin beyazların lisesine kabul edildiği ilk gün çekilmiş. Yine düşünceler’de bahsedildiği kadarıyla, ‘Federal hükümetin kararı uyarınca okula kabul edilen zenci kız elinde kitap yürüyor arkadan da “Zenciler Afrika’ya” “Zenciler Orman’a” şeklinde hakaretler savruluyor.’ imiş. Bizde zamanında, ‘komunistler moskovaya’ veya ‘dinciler iran’a’ sloganlarına ne kadar benziyor!

Bu iki fotoğrafı yan yana getiriyorum. 32. gün programında başörtülü kıza nefretle bakan üniversiteli öğrencinin beynimdeki fotoğrafı ve bu zenciye beyazlar tarafından duyulan öfkenin gözlere yansımasının fotoğrafı.

Bu noktada AKP hükümetine de büyük bir görev düşüyor. Bu samimi kaygılarıda anlamalılar. Ne yazık ki tekelleşmiş medyanın empoze ettiği haberlerle yetişen, okumayan, sorgulamayan bir ton insan var. Özellikle başbakan son dönemdem yaptığı sert çıkışları biraz daha yumuşatıp, bu kesimin kaygılarını dikkate almalı. En azından sorunun bir ‘rejim sorunu’ değil, bir ‘özgürlük sorunu’ olduğunu anlatmalı. Bunu değerli rektörümüz Akbulut gibi kendini toplumun tepesinde gören ve ‘ben herşeyi sizden daha iyi bilirim’ anlayışı içinde olanların anlamasını beklemiyorum elbette. Ama bunların etkisiyle samimi olarak kaygılanan bir kesimin varlığınıda görmezden gelemeyiz.

AKP’nin toplumun bu kesiminin kaygılarını gidereceğine ve yavaşlayan reform sürecinin çok geçmeden hızlanacağına inanıyorum. Çunku sırada, 301 başta olmak üzere özgürlük noktasında atılacak bir ton adım var.

Sizi Bilimsel Çalışmalarda Görmek İsteriz

February 13, 2008

Son günlerde Aydın Doğan medyasında, ‘aha bölündük, ülkeyi öcüler, pardon türbanlılar işgal etti, İran, malezya felan olacağız’ mealinde haberler var. Bu haberleri okuduktan sonra her Türk genci gibi ‘kaygılanıyorum’. Bizim gibi ‘tehlikenin farkında’ olan gençlerin kaygılarına üniversiteden ses geliyor. Hurriyet gazetesinde okudum, itu’de hükümete çarşafla bir gönderme yapılmış sanırım. Haberi okuduktan sonra Mitinglerde bilmem neresiyle konuşan Tuncay Özkan misali gaza gelmişim, hemen açtım ordan bir onuncu yıl marşı ( evet, genelde bu tür haberlerde hep aynı şeyi yapıyorum, ne yapayım, iyi geliyor) , başladım haberi okumaya. Haber şöyle;

İstanbul Teknik Üniversitesi (İTÜ) 2007- 2008 yılı akademik yılı doktora törenine ‘kara çarşaflı’ tiyatro gösterisi damgasını vurdu.

Tören sırasında ‘aydınlığa örtü’ adıyla bir konser düzenlendi. Sözleri şair Ceyhun Atuf Kansu’ya ait olan ‘Dünyanın bütün çiçekleri’ şiirinden uyarlanan şarkı eşliğinde kara çarşaf giyen genç bir kadın dansçı sahnede yer aldı. Eray Altınbüke’nin müziğini yaptığı ‘Dünyanın bütün çiçekleri’ şarkısı söylenirken, kara çarşaf giymiş dansçı, sırt üstü yere uzanarak ayağa kalkmaya çalışan genç bir kızı canlandırdı.

Şarkının sonunda Şebnem Ertekin adlı dansçının canlandındığı genç kız ayağa kalkmayı başarıp üzerinedki çarşafı attı. Hemen ardından fonda Atatürk’ün gençliğe hitabesi duyuldu. Daha sonra ise Faik Canselen’in ‘ileri’ marşı seslendirildi. Gösteri salonda bulunanlar tarafından uzun süre alkışlandı.

Nasıl alkışlanmasın ki. Şahsen ben okurken göz yaşlarına boğuldum. CHP’li Kemal Anadol’un dediği gibi yüzde 1 gibi bir azınlığı oluştıran bu başörtülü kızlar üniversitelere girdikleri vakit ülke bölünebilir. Şimdi, ‘bu yüzde 1 nasıl bir yüzde bir ki ülkeyi kaosa götürüyor, bölüyor’ diyenler olabilir. Orasını karıştırmayın. Söz konusu olan imtiyazlarımız, aa pardon, rejim ise özgürlükler, insan hakları teferruattır..

Ben üniversitelerden gelen bu tepkileri gerçekten çok yerinde buluyorum. Mesela geçenlerde üniversiteler arası üst kurul muhtıra gibi bir bildiri yayımlamıştı. Yanlış hatırlamıyorsam bu kurulun asli görevi üniversitelerde yapılan bilimsel çalışmaları değerlendirmek, ama dedik ya, ’söz konusu rejim ise bilim teferruattır’. Bu sebepten bilimsel araştırmaları bir kenara bıraktı bizim kurulumuz, ona buna muhtıra vermeye başladı. Sanırım bu kurul, ‘bu adamlar harbiden durmadan yollarına devam ediyor, kalelerimiz, siperlerimiz, çukurlarımız tek tek gitti, bu digişle ülkeyi mollar saracak, İran olacağız’ şeklinde büyük bir kaygıya kaptırdı kendini..

Her neyse. Yanlız ben bir şeyi merak ettim. Bu itu’nün bilimsel araştırmalar konusunda nerede olduğunu biken var mı? Mesela dünyada kaçıncı sırada?

Bir araştırmanızı öneririm.. Üniversitelerimizin çıkardığı makale sayısını araştırdıktan sonrada şu soruyu cevaplamanızı öneririm; ‘tehlikenin farkında mısınız?’

Türban Neyi Örter?

February 10, 2008

Önce sakin kafayla düşünelim. Sorun, kıyafetleri nedeniyle eğitim hakkı elinden alınmış bir öğrenci topluluğunun özgürlük sorunudur. Sorunun önünde engel olarak, aşırı laikçi kesimin ‘derin kaygıları’ yatıyor. Nedir bu kaygılar? Başörtülüler, laikçi repliğin ifadesiyle ‘türbanlıların’ rejim için bir ‘tehdit’ oluşturduğu ve bunun başı açıklar üzerinde bir ‘baskı’ unsuru olacağı. İşte tam da bu noktada büyük bir paradoksun içinde buluyoruz kendimizi. Aşırı laikçi kesim, yaşam tarzına özgürlük için, ‘ötekinin’ yaşam tarzına anti demokratik bir şekilde müdahale ediyor ve yine bunu özgürlük adına yapıyor. Yani diyor ki, ’senin özgürlüğün benim özgürlük alanımı tehdit edebilir, böyle bir ihtimal var. Bu bir ihtimal bile olsa engellenmeli’ Bu açık bir çelişkidir..

Ayrıca bunun hiç bir hukuki gerekçeside olamaz. Az çok hukuk kavramını bilen bir kişi, bir eylemin suç unsuru olmadan cezalandırılamayacağını bilir. Yani, siz birine, ’sen bu suçu işleyebilirsin, bu suçu işleme ihtimaline karşı ben seni bu suçu işlemeden cezalandırıyorum’ diyemez. Bu bakımdan, ‘türbanlılar’ başı açıklara baskı yapaBİLİR diyerek, bir ihtimal üzerinden ceza kesmek, hukuk dışıdır. Bu bağlamdan laikçilerin bu tavrı mantık dışı, bağnazca ve yobazca olması dışında aslında hukuk dışıdır. Anayasamızda belirtildiği Türkiye bir hukuk devletidir ve bu yasak aslında hukukun çiğnenmesidir. Ve laiklik ilkesi gereği, devlet her inanca ve felsefi görüşe eşit mesafede durmak zorundadır. Bu bağlamda aslında bu yasağın kendisi laiklik ilkesine aykırıdır. Meydanlarda laiklik adına laikliği çiğneyen aşırı laiklerin ikinci paradoksu da bu olsa gerek.

Burada değinilmesi gereken diğer bir konu, yine laikçilerin sık sık vurgularıdığı, ‘toplumsal mutabakat’ konusudur. Eğer ki konu özgürlükler ise bir toplumsal mutabakatın aranması gerekmez. Tersten düşünecek olursak, bu ülkede herkes başörtülü olsa, bir kişi başı açık olsa, başı örtülülerin, bu başı açık kişiye baskı uygulamaları ve ‘toplumsal mutabakat senin kapanmanı istiyor’ demeleri mümkün değildir. Yani konu bireysel özgürlük ise bir toplumsal mutabakat aranması gerekmez.

Bütün bunlardan sonra ve bütün bu çelişkilerden sonra, laiklik ilkesini çiğneyerek laikliği savunduğunu iddia edenler aslında ne yapmak istiyor? Amaçları nedir?

Bu sorunun cevabı, Türkiye’de ki ‘gizli iktidarın’ imtiyazlarını kaybetmemek için direnmesinden başka bir şey değildir. Türkiye tarihinde ’seçilmişler’ ve ‘atanmışlar’ arasındaki güç mücadelesi hiç bu kadar çetin geçmemişti. İşte bu mücadele türban üzerinden yapılıyor. Türban aslında Türkiye’de yaşanan bu çatışmanın bir örtüsüdür, Türban bu çatışmayı örter aslında..

Türkiye her zaman ‘atanmışların’, yada cumhuriyetçi elitlerin iktidarıyla yönetildi, seçilmişler sadece semboliktiler, ülkeyi yönetenler her zaman ‘atanmışlar’ oldu. Ne zaman ki, ’seçilmişler’, ‘atanmışların’ iktidar alanından çıkıp, halkın iktidarı için mücadele vermek istediler işte o zaman darbelerle indirildiler. Demokrat partinin başına gelenleri, 12 eylül’ü, 28 şubat sürecini bu bağlamda yaşanan gelişmeler olarak düşünebilir.

Dediğim gibi Türkiye hiç bu kadar ‘atanmışların’ çizdiği o kalın çizgilerin dışına çıkıp, halkın seçtiği ’seçilmişlerin’ etki alanına girmemişti. Akp hükümeti bugune kadar bu satranç oyununda iyi hamleler yaptı. Son ‘ergenekon operasyonu’ da bu satranç oyununun en iyi hamlesiydi.

Türkiye ‘atanmışların’ etki alanından çıkıp, yönetimi halka tamamen açacak mı?

Bu sorunun cevabını akp hükümetinin ve lideri Erdoğan’ın yaptığı hamlelerle hep birlikte göreceğiz..

Bir Baykal Vaazı

February 6, 2008

Baykal’ın konuşması bu kez diğerlerinden biraz farklıydı. Bu sefer Erdoğan’ın, ’sen ne anlarsın o işlerden (din işleri)’ sözüne epey bir alınmış sanırım. Konuşmasında sık sık din büyüklerinden bahsediyor; büyük günah, küçük günah gibi terimler kullanıyordu. Şu konuşmayı gözümü kapatıp dinleseydim, camiden vaaz verildiğini veya malezya, ne bileyim İran’da ki dini liderler konuşuyor sanırdım. Veya böyle bir konuşmayı sanırım Erdoğan yapsaydı, ‘işte laiklik elden gitti, aha bu da ispatı’ türünden yorumlar yapılır, ertesi gün sincandan tank, top, ne bileyim bir şeyler geçerli işte.

Baykal’ın anlayamadığı şey de tam olarak bu sanırım. Baykal sorunu bir ‘din meselesi’ gibi algılıyor, bunda ‘başörtüsüne özgürlük’ söylemini dile getiren muhafazakar kesiminde payı var elbette. Ama liberal çevrelerin sık sık dile getirdiği gibi sorun aslında bir ‘bireysel özgürlük’ sorunudur. Bunu kavrayamayanlar sık sık, ‘efendim Kuran’ın neresinde başörtüsü emri var’ şeklinde itirazda blunuyorlar. Aslında başörtüsü takma ihtiyacını bir dini temele oturtmanında manası yok. Böyle bile olsa herkes bir mesajı tek olarak algılamaz. Kuran’da ki bir emri bir kişi, diğer bir kişiye göre çok çok farklı algılayabilir ve bu noktada farklı iki ‘inanç’ ortya çıkacaktır. Sonuçta Kuran’dan X yorumu çıkaran biri bunu ‘inanç’ olarak kabul edecek ve bu ‘inancı’ doğrultusnda bir yaşam tarzı benimseyecektir. Sizin burada, ’sen yanlış anlıyorsun, o yorum yanlıştır’ deme hakkınız yoktur.

Yani konu ‘bireysel özgürlükler’ ekseninde tartışılırsa çözümü daha kolay olacaktır. Bunu anlayamayan muhafazakar çevreler ile laikçi CHP zihniyeti din temelli bir tartışma yürüttüğü ortada..

Her fırsatta ‘kazanımlarımızdan’ bahseden ve laikliğin ‘tehlikede’ olduğunu söyleyen Baykal’ın, cami kürsüsünden vaaz verir gibi dini içerikli konuşma yapması başka nasıl açıklanabilirdi ki?

Başörtüsü Yasağını Destekleyenlerle İran’da Zorla Başörtüsü Taktıran Gericiler Arasında Ne Fark Var?

January 27, 2008

Türban tartışması gittikçe büyüyor. Hükümetin ‘çözüm’ diye sunduğu şey dayatmadan başka bir şey değil. akp ve mhp açıkça, ‘benim dediğim tarzda girersen sorun yok’ şeklinde bir yaklaşım içerisinde. Ben akp ve mhp’nin önerdiği şekle baktım, hiç şık değil. Başörtülü üniversiteli kadınların/kızların bundan pek memnun olacağını sanmıyorum. Eh, laikçi kesim bakörtülülere direk olarak ‘gerici, modadan anlamaz, cahil’ gözüyle bakıp ötekileştirdikleri için onların bir estetik kaygı içerisine girmesi laikçi bağnazların anlayışlarına pek de uygun düşmüyor. Asıl üzücü olan ise işi bilim üretmek olan ve ‘özgürlük alanlarımız’ olarak tanımladığımız üniversitelerin başındaki bilim adamlarının böylesine bir yasağı savunmaları. Üniversiteler her fikrin, inancın kendini ifade ettiği ve tartışıldığı, konuşulduğu yerlerdir. Buralarda baskı, dayatma olamaz. Hele ki insanların kıyafetlerina karışılmaz. Daha vahimi yasağı savunanların bunu sözde çağdaşlık adına yapmaları.

Şimdi iki farklı insan profilini ele alalım. Birisi Cumhuriyet mitinglerinde ön saflarda yer alan, kendini ‘çağdaş ve modern’ Türk kadını olarak niteleyen bir yurtaşımız. Veya daha somut olarak 2 şubatta Anıtkabir’de başörtüsü yasağının kalkmasına tepki vermek için toplanan sözde çağdaş kadınlarımızı düşünelim. Üzerinde son moda kıyafetler, kendi yaşam tarzı için ‘endişelenen’ ama bunu yaparken başka hayat tarzlarının kendini dile getirmesini asla istemeyen ve kendi gibi olmayanın özgürlüğüne tahammül edemeyen bir sözde çağdaş kadın profili.. Şimdi bir de, İran’da çarşaflı veya başörtülü bir kadın veya insanların zorla başını örtmesini isteyen ve İran yönetiminin bu baskıcı rejimini savunan bir profili düşünelim. Yine bu kişi kendi yaşam tarzını savunurken, başı açık olan bir kadının hakkını, sözde dini gerekçelerle görmezden geliyor. Ve bu iki insan profilini yan yana koyalım. Normalde bakıldığında çok farklı kutuplarda olan insanlar. Ortak özellikleri ise kendi yaşam tarzlarından başka yaşam tarzlarına özgürlük istememeleri ve hatta buna tahammül dahi gösterememeleri.

Atilla Yayla hocamızın dediği gibi, ‘asıl çağdaşlık özgürlüktür.’ Ve bu noktadan bakıldığında İran’da dini kaygılarla baş kapatan gerici mollalar ile Türkiye’de çağdaşlık adına kendi yaşam tarzını dayatanlar arasında tek bir fark bile yok. Aynı gercilik, aynı bağnazlık..

Asıl acı olanı ise ‘özgürlük alanlarımız’ diye tanımladığımız üniversitelerin özgürlüklerin arkasında olması gerekirken, buna karşı çıkmaları. Üniversitelerden elinizi çekin ve özgür bırakın. Zira özgürlüğün olmadığı bir yerde bilim olmaz.

Bu konu aylarca gündemi meşkul edecek. Radikal’den İsmet Berkan , Celal Şengör’ün mektubuna değinmiş. O mektubu okuyunca gerçekten bu ülkede çağdaşlık ve özgürlük adına çok yol almamız gerektiğini anlayabiliriz.

Kaygılıyım. Atilla Yayla’ya verilen cezadan, ‘o vahim mektuptan’, saçma sapan ‘çözüm’ önerilerinden, üniversitelerin özgürlüğe karşı direnmesinden ve askerin üzerine vazife olmayan konularda konuşmasından.

Tehlikenin farkında mısınız?

6 Yıl Tıp Fakültesi Okuyan Başörtülü Bir Kadın/Kız Fantazi Olsun Diye Mi Eğitim Görecek Sayın Başbakan?

January 26, 2008

Erdoğan’ın, ‘VELEV Kİ siyasi simge olsun..’ şeklinde başlayan sözleriyle gündeme yeniden gelen, aslında zaten gündemden hiç düşmeyen başörtüsü konusu gittikçe derinleşiyor. AKP-MHP anlaşmasından bahsediliyor. Hatta bazı kesimler, ‘bu sefer çözdük, başörtüsü serbest’ demeye başladı bile. AKP ve MHP’nin çözüm diye sunduğu ‘şeye’ bir baktım, ama çözümden daha çok çözümsüzlük. Oturmuş akp ve mhp milletvekilleri, ‘çene altından şu kadar bağlanırsa serbest olsun’ şeklinde bir karara varmışlar. Benim bir hafta önce yaptığım teklifte böyleydi zaten. Ölçelim üniversiteli kızların başörtüsünün çenelerinin ne kadar altına indiğini, ha eğer, ‘rejim için tehlike sınırını’ geçerse, almayalım içeriye. Başbakanda aynen böyle bir çözüm bulmuş. Bilmem ne zaman önce meydanlarda, ‘başörtüsü namusumuzdur’ diyen akp nin de namusunu/namussuzluğunu ölçeriz işte.

Dün Perihan Mağden in yazısını okurken daha iyi anladım. Aslında başbakan ve baykal paralel kafa yapılarına sahip. İkisi de kendi için özgürlük isterken, bir başkasının özgürlüğüne DAYANAMIYOR. Ne diyordu başbakan, eski Türk filimlerinde ki sezercik edasıyla, ‘Kürtlere ana dilde eğitim hakkı verilirse çerkezler, abazalar, felanlar filanlarda istemez miii?’.. Ne diyor Baykal, ‘türban üniversitede serbest olursa, lisede, hatta/ve hatta daha aşağıda serbest olmaz mı’ Baykal ile Erdoğan’ın sözlerini alt alta yazın, ve iki kelimenin yerlerini değiştirin; ‘türban’, ‘kürtlere ana dilde eğitim’.. Bakın o zaman aynı şeyi söylemiş oluyorlar mı, olmuyorlar mı?

Başbakan ne diyor, ‘asla yasak liseleri ve kamu kurumlarını kapsamayacak’. Pek sayın başbakana sormak lazım, 6 yıl tıp fakültesi okuyan başörtülü bir kadın/kız fantazi olsun diye mi eğitim görecek? Hım, yok belki kırar dizlerini, evinin doktoru, pardon kadını olur, eşinin şurasına burasına bakar. Sayın başbakan, neden başörtülüler kamuda çalışamıyor? Buna verecek cevabınız, ‘bazı çevrelerden tırsıyorum, idare ediverin’ ise madem bu kadar ürkektiniz, en son e-DARBELENMENİZ de askere hiç diklenmeden çekiliverecektiniz siyasetten. Muhtırayı sebep gösterip seçimlerde topladığınız oyu bu halk size bazı çevrelerden tırsın diye vermedi, demokrasinin sonuna kadar savunucusu olun diye verdi..

Çözümmüş, ne çözümü ya. Bu çözüm felan değil, örtünen kadınların/kızların aşağılanması. AKP açıkça diyor ki, ‘şöyle bağlarsan sorun yok içeri girersin’ Başbakan ve baykal aynı kafadan, alsınlar ellerine çetveli, daha önce dediğim gibi. Kampus girişlerinde başörtülülerin çene altını ölçsünler. Aman ha, dikkat et Baykal, rejim için tehlike olmasın, 5 cm den fazlasına izin verme. Tayyip’te bu konuya dikkat etsin, bak asker darbeler sonra. Allah muhafaza!

Bu arada hiç girmedim TSK’nın siteye, muhtıra felan yoktur umarım. Eh, gündem sıcak. Ben bekliyorum şöyle en afillisinden bir tane. Sonra 301. ci Cemil Çiçek çıkıp titrek sesiyle cevap felan verir askere. Alıştık gerçi bunlara. Asker, medyadan gelen ’ses çıkar’ gazını alır, göğsünde yumuşatır ve hükümete bir vucut hareketiyle gönderir. Hükümet aldığı pası, mazluma yatarak değerlendirir. Elde var sıfır..

Paralı Üniversite

January 12, 2008

Yök başkanı ‘ilginç’ çıkışlar yapmaya devam ediyor. Aslına bakılırsa çıkışları pek ‘ilginç’ değil, ama Türkiye şartlarında ‘ilginç’ bulunabilen açıklamalar. Mesela bir kaç kez değinmiştim, Yök başkanı gelir gelmez, ‘üniversitede ki bütün yasakları kaldıracağız, bilime ağırlık vereceğiz’ türünde gayet normal, bir bilim adamından beklenen açıklamalar yapmıştı. Diyorum ya aslında çok normal açıklamalar bu ülkede anormal görülebiliyor. Bu açıklamalardan sonra Yök başkanına ‘gizli iktidardan’ çok yoğun tepkiler gelmişti, ‘üniversitede yasak mı arkadaş, sen Malezya’ya git’ türünden.. Ve/dahi öyle ki, Yök başkanını Erdoğan’ın arayıp ‘aman hocam, az sakin ol, bizi ipe götürüyorsun’ mealinde uyardığını felan söylendi.

Her neyse, asıl değineceğim konu, başkanın yaptığı son açıklama. Özetle diyor ki:

“Üniversitelerin her türlü bağımsızlığa kavuşması için bu gereklidir. Özellikle mali bağımsızlığa kavuşması için gereklidir. Devlet parayı üniversiteye veriyor. Üniversitenin bütçesini zenginleştiriyor. Üniversitelere verilen para burs olarak öğrencilere verilse, ihtiyacı olan her öğrenci bu burstan yararlansa, parası olan öğrenci okul parasını kendisi karşılasa olmayan ise devletten burs alsa bu daha iyi olur. Böylece üniversite kendi hesabını bilir, bölüm açarken, fakülte açarken çok dikkatli davranır. Eğer o bölüme yeteri kadar öğrenci çekemezse atıl kalır. Bu nedenlerden dolayı bana çok pratik geliyor.”

Başkanın açıklamalarını değerlendirenlerin bir kısmı, ‘akp nin atadığı adam’ mantığıyla hareket ettiğinden üzerinde düşünmeden direk karşı çıkıyor, başkanın fikirlerine. Bu tür ön yargılı grupları görmezden gelirsek, bir grup ‘vahşi kapitalizm’ diyerek karşı çıkıyor, benim de içinde bulunduğum diğer bir grupsa ilk bakışta fikri olumlu görüyor. Tabi ilk bakışta. Zaten başkanında pek kapmsamlı düşündüğünü sanmıyorum, sadece ortaya atıverdi bir görüş, iyi de etti aslına bakılırsa..

Neticede üniversitelerimizin içinde bulunduğu durumdan kimse memnun değil, en azından bugune kadar ‘ben memnunum’ diyenine rastlamadım. Bu da demek oluyor ki bir yerden başlamak gerek radikal değişikliklere.

Bana kalırsa üniversitelerin paralı olması kaliteyi arttıracaktır. Mesela bunu sıradan bir örnekle açıklayabiliriz. Devlet okulları ve dershane örneği ile. Devlet okullarında okuyan bir çok ‘öğretmen’ gerçekten yetersiz, kendini geliştirmedikleri ortada. Bunu devlet okulunda okuyan herkes adı gibi bilir.. Mesele lise tarih hocamın ders anlattığını hatırlamam, öğrencilere kitaptan ilgili konuyu okuttururken kendisi bir köşede uyumayı seçerdi. Lise de ki matematik hocamdan daha çok matematik bildiğimi söylesem bu heralde sizi şaşırtır. Ama ne yazık ki durum bu. Hal böyleyken bu açığı dershaneler kapatıyor; çunku dershaneler para karşılığında eğitim veriyorlar. Kısaca, bir dershane hocasının yan gelip yatma gibi bir lüksü yok, daima sınav sistemine göre kendini değiştirmek/geliştirmek zorunda. Ama bir devlet okulunda ki öğretmen devletten hazır maaşını her ay aldığı için kendini geliştirmek gibi bir girişimde bulunmuyor. Hal böyle olunca devlet okullarında ki eğitim açığı dershaneler tarafından karşılanıyor.. İkisi arasında ki fark gayet açık, biri ücretli diğeri beleş..

Aynen ‘dershane-devlet okulu’ örneğinde olduğu gibi üniversitelerde paralı olduğunda kalite artacaktır, bu mantıkla.. Tabi hemen akla, ‘parası olmayan öğrenciler ne yapacak’ sorusu geliyor. Yök başkanının dediği gibi devletten burs alacaklar.. Öğrenci okulu bitirip para kazanmaya başladığında da bu bursu belli bir yolla geri ödeyecek, tıpkı aldığımız öğrenci bursu gibi. Yani, üniversiteler devletten alacağına, öğrenciden alacak parayı. Öğrenci hizmet alan konumundan çıkıp, bir çeşit müşteri olacak. Ve yine dershane-devlet okulu örneğinde olduğu gibi öğretim elemanları kendini geliştirme mecburiyetinde olacak. Dolayısıyla kalite artacak..

Tabi bunların yanında ‘öğrenci mezun olduktan sonra Türkiye şartlarında nasıl iş bulacak?’ sorusu da akla geliyor. İngiltere, ABD gibi ülkelerde bu sistemin uygulandığını biliyoruz ve üniversitelerde ki eğitim kalitesi oranı bizden çok çok yüksek.. Ama tabi işsizlik bizde ki gibi büyük bir sorun değil..

Kısaca, ayrıntıya inildikçe olumsuzluklar kendini belli ediyor. Ama bana kalırsa ilk bakışta olumlu bir fikir. Madem üniversitelerimiz kaliteli eğitim veremiyor, bu durumda şüphesiz reform şart. Bir yerden başlamak lazım.

Yök başkanı yerinde bir açıklama yapmış. Tabi ayrıntılı bir öneri sunması şart. Çok geçmeden bunu da yapacağını düşünüyorum.