Posts Tagged ‘YÖK’

Faşizm

March 1, 2008

Bir önceki ‘başörtülüler bu toplumun zencileri mi?’ yazımda, düşünceler‘de gördüğüm bir fotoğraftan bahsetiştim. Aslında bakılırsa iki fotoğraf arasında ki benzerlik öyle aşina ki, bir yorum yapmaya pek de gerek yok gibi. Bir önceki yazımın tek bir fotoğrafla ifadesi gibi. Fotoğraf geçenlerde taraf gazetesinde çok çarpıcı bir karşılaştırma yapılarak gözler önüne serilmiş. Fotoğrafı gazete gördükten sonra ekonomiturk’te ‘yorumsuz’ başlığı adı altında buldum. TKP’li bir kaç faşistin, faşizan saldırından başka bir şey değil. Türban üzerinden medyanında desteğiyle çıkarılan gerilimin artık faşizan saldırılara kadar vardığının bir göstergesi.

Üniversiler, ‘özgürlük alanlarıdır’ ve dünyanın hiçbir yerinde üniversitelerde bu tür faşist saldırılara izin verilmez. Her inancın, her fikrin kendini düşünce boyutunda kendini iafe ettiği yerlerdir üniversiteler. Bu bağlamda TKP’li bu birkaç gerici faşistin yaptığı açıkca faşizm’dir.

Üniversitelerin bu yasakçılardan temizlenip, çağdaşlaşması bu ülkede biraz daha zaman alacağa benziyor. Ama değişim ve gelişim önünde hiçbir şey duramaz. Bu Türkiye’de sancılı oluyor, ama olacaktır.

Başörtüler Bu Toplumun ‘Zencileri’ Mi?

February 23, 2008

Bu kadar basit bir sorunun ülkede böyle büyük bir gerilim yaratması oldukça saçma görünüyor. Elbette arkasında yatan ‘derin iktidar’ mücadelesini görmezden gelirsek. Daha önce bahsettiğim gibi ne yazık ki bu ülkede cumhuriyetçi seçkinlerle, halk tarafından atanmışlar arasındaki güç mücadelesinin bir örtüsü aynı zamanda ‘türban’. Hal böyle olunca bu kadar basit bir sorun, bazı cumhuriyetçi seçkinler tarafından bir özgürlük meselesi değilde, bir ‘rejim sorunu’ olarak sunuluyor. ‘bırakınız açsınlar, bırakınız örtsünler’ anlayışıyla çözülebilecek basit bir sorun, bir rejim sorunu gibi gösterildiğini içindir de bir türlü çözülemeyen bir sorun olarak önümüzde bekliyor..

Aslına bakılırsa bu seçkinlerin temel hak ve özgürlük sorununu bir ‘rejim sorunu ‘olarak göstermesi anlaşılır. Çunku bu seçkinler seçimlerle yönetime gelemeyceklerini farkındalar. Hal böyle olunca halk atarafından atanmışların özgürlükler noktasında attıkları adımları rejim sorunu gibi göstererek sürekli ‘yandan destek’ alma arayışına girdiler. Demokrasiye yapılmış bir çok müdahale bu şekilde değerlendirilebilir.

Bunun yanında bu seçkinlerin etkisiyle ciddi manada kaygılanan bir kesimin olduğunu görmemekte heralde büyük bir hata olur. Çunku gerçekten bu seçkinlerin tekelleşmiş medya aracılığı ile empoze ettiği ‘tehlikenin farkında mısınız’ türünden haberler bazı ksimleri samimi bir şekilde kaygılandırıyor..Geçenlerde izlediğim 32. Gün programında karşısındaki başörtülü bir öğrenciye nefretle, ‘Türkiye laiktir laik kalacak’ şeklinde slogan atan üniversiteli öğrencinin gözlerine baktığımda tüm düşündüklerim bunlardı. Bu öğrencinin gözündeki nefret samimi idi. Medya tarafından sürekli empoze edildiği gibi karşısındaki kişi ‘ötekiydi’ ve ‘öteki’ onun yaşam tarzını ‘tehdit’ ediyordu; potansiyel bir tehlike yani. Medyanında desteğiyle ‘tehlikenin farkında’ olan bu kişi için artık karşıdakinin temel hak ve özgürlüklerinin bir anlamı olamazdı. O özgürlüğü hak etmiyordu, kendi özgürlüğü adına onun özgürlüğü önündeki engellerin kalkmasının karşısında durmalıydı.

Bugun bütün bunları düşünürken Düsünceler’ de ‘ırkçılık’ başlığı adı altında gördüğüm o fotoğraf resmi tamamlıyordu. Fotoğraf 1957 yılında ABD’nin Ankansas eyaletinde siyahî öğrencilerin beyazların lisesine kabul edildiği ilk gün çekilmiş. Yine düşünceler’de bahsedildiği kadarıyla, ‘Federal hükümetin kararı uyarınca okula kabul edilen zenci kız elinde kitap yürüyor arkadan da “Zenciler Afrika’ya” “Zenciler Orman’a” şeklinde hakaretler savruluyor.’ imiş. Bizde zamanında, ‘komunistler moskovaya’ veya ‘dinciler iran’a’ sloganlarına ne kadar benziyor!

Bu iki fotoğrafı yan yana getiriyorum. 32. gün programında başörtülü kıza nefretle bakan üniversiteli öğrencinin beynimdeki fotoğrafı ve bu zenciye beyazlar tarafından duyulan öfkenin gözlere yansımasının fotoğrafı.

Bu noktada AKP hükümetine de büyük bir görev düşüyor. Bu samimi kaygılarıda anlamalılar. Ne yazık ki tekelleşmiş medyanın empoze ettiği haberlerle yetişen, okumayan, sorgulamayan bir ton insan var. Özellikle başbakan son dönemdem yaptığı sert çıkışları biraz daha yumuşatıp, bu kesimin kaygılarını dikkate almalı. En azından sorunun bir ‘rejim sorunu’ değil, bir ‘özgürlük sorunu’ olduğunu anlatmalı. Bunu değerli rektörümüz Akbulut gibi kendini toplumun tepesinde gören ve ‘ben herşeyi sizden daha iyi bilirim’ anlayışı içinde olanların anlamasını beklemiyorum elbette. Ama bunların etkisiyle samimi olarak kaygılanan bir kesimin varlığınıda görmezden gelemeyiz.

AKP’nin toplumun bu kesiminin kaygılarını gidereceğine ve yavaşlayan reform sürecinin çok geçmeden hızlanacağına inanıyorum. Çunku sırada, 301 başta olmak üzere özgürlük noktasında atılacak bir ton adım var.

Sizi Bilimsel Çalışmalarda Görmek İsteriz

February 13, 2008

Son günlerde Aydın Doğan medyasında, ‘aha bölündük, ülkeyi öcüler, pardon türbanlılar işgal etti, İran, malezya felan olacağız’ mealinde haberler var. Bu haberleri okuduktan sonra her Türk genci gibi ‘kaygılanıyorum’. Bizim gibi ‘tehlikenin farkında’ olan gençlerin kaygılarına üniversiteden ses geliyor. Hurriyet gazetesinde okudum, itu’de hükümete çarşafla bir gönderme yapılmış sanırım. Haberi okuduktan sonra Mitinglerde bilmem neresiyle konuşan Tuncay Özkan misali gaza gelmişim, hemen açtım ordan bir onuncu yıl marşı ( evet, genelde bu tür haberlerde hep aynı şeyi yapıyorum, ne yapayım, iyi geliyor) , başladım haberi okumaya. Haber şöyle;

İstanbul Teknik Üniversitesi (İTÜ) 2007- 2008 yılı akademik yılı doktora törenine ‘kara çarşaflı’ tiyatro gösterisi damgasını vurdu.

Tören sırasında ‘aydınlığa örtü’ adıyla bir konser düzenlendi. Sözleri şair Ceyhun Atuf Kansu’ya ait olan ‘Dünyanın bütün çiçekleri’ şiirinden uyarlanan şarkı eşliğinde kara çarşaf giyen genç bir kadın dansçı sahnede yer aldı. Eray Altınbüke’nin müziğini yaptığı ‘Dünyanın bütün çiçekleri’ şarkısı söylenirken, kara çarşaf giymiş dansçı, sırt üstü yere uzanarak ayağa kalkmaya çalışan genç bir kızı canlandırdı.

Şarkının sonunda Şebnem Ertekin adlı dansçının canlandındığı genç kız ayağa kalkmayı başarıp üzerinedki çarşafı attı. Hemen ardından fonda Atatürk’ün gençliğe hitabesi duyuldu. Daha sonra ise Faik Canselen’in ‘ileri’ marşı seslendirildi. Gösteri salonda bulunanlar tarafından uzun süre alkışlandı.

Nasıl alkışlanmasın ki. Şahsen ben okurken göz yaşlarına boğuldum. CHP’li Kemal Anadol’un dediği gibi yüzde 1 gibi bir azınlığı oluştıran bu başörtülü kızlar üniversitelere girdikleri vakit ülke bölünebilir. Şimdi, ‘bu yüzde 1 nasıl bir yüzde bir ki ülkeyi kaosa götürüyor, bölüyor’ diyenler olabilir. Orasını karıştırmayın. Söz konusu olan imtiyazlarımız, aa pardon, rejim ise özgürlükler, insan hakları teferruattır..

Ben üniversitelerden gelen bu tepkileri gerçekten çok yerinde buluyorum. Mesela geçenlerde üniversiteler arası üst kurul muhtıra gibi bir bildiri yayımlamıştı. Yanlış hatırlamıyorsam bu kurulun asli görevi üniversitelerde yapılan bilimsel çalışmaları değerlendirmek, ama dedik ya, ’söz konusu rejim ise bilim teferruattır’. Bu sebepten bilimsel araştırmaları bir kenara bıraktı bizim kurulumuz, ona buna muhtıra vermeye başladı. Sanırım bu kurul, ‘bu adamlar harbiden durmadan yollarına devam ediyor, kalelerimiz, siperlerimiz, çukurlarımız tek tek gitti, bu digişle ülkeyi mollar saracak, İran olacağız’ şeklinde büyük bir kaygıya kaptırdı kendini..

Her neyse. Yanlız ben bir şeyi merak ettim. Bu itu’nün bilimsel araştırmalar konusunda nerede olduğunu biken var mı? Mesela dünyada kaçıncı sırada?

Bir araştırmanızı öneririm.. Üniversitelerimizin çıkardığı makale sayısını araştırdıktan sonrada şu soruyu cevaplamanızı öneririm; ‘tehlikenin farkında mısınız?’

Türban Neyi Örter?

February 10, 2008

Önce sakin kafayla düşünelim. Sorun, kıyafetleri nedeniyle eğitim hakkı elinden alınmış bir öğrenci topluluğunun özgürlük sorunudur. Sorunun önünde engel olarak, aşırı laikçi kesimin ‘derin kaygıları’ yatıyor. Nedir bu kaygılar? Başörtülüler, laikçi repliğin ifadesiyle ‘türbanlıların’ rejim için bir ‘tehdit’ oluşturduğu ve bunun başı açıklar üzerinde bir ‘baskı’ unsuru olacağı. İşte tam da bu noktada büyük bir paradoksun içinde buluyoruz kendimizi. Aşırı laikçi kesim, yaşam tarzına özgürlük için, ‘ötekinin’ yaşam tarzına anti demokratik bir şekilde müdahale ediyor ve yine bunu özgürlük adına yapıyor. Yani diyor ki, ’senin özgürlüğün benim özgürlük alanımı tehdit edebilir, böyle bir ihtimal var. Bu bir ihtimal bile olsa engellenmeli’ Bu açık bir çelişkidir..

Ayrıca bunun hiç bir hukuki gerekçeside olamaz. Az çok hukuk kavramını bilen bir kişi, bir eylemin suç unsuru olmadan cezalandırılamayacağını bilir. Yani, siz birine, ’sen bu suçu işleyebilirsin, bu suçu işleme ihtimaline karşı ben seni bu suçu işlemeden cezalandırıyorum’ diyemez. Bu bakımdan, ‘türbanlılar’ başı açıklara baskı yapaBİLİR diyerek, bir ihtimal üzerinden ceza kesmek, hukuk dışıdır. Bu bağlamdan laikçilerin bu tavrı mantık dışı, bağnazca ve yobazca olması dışında aslında hukuk dışıdır. Anayasamızda belirtildiği Türkiye bir hukuk devletidir ve bu yasak aslında hukukun çiğnenmesidir. Ve laiklik ilkesi gereği, devlet her inanca ve felsefi görüşe eşit mesafede durmak zorundadır. Bu bağlamda aslında bu yasağın kendisi laiklik ilkesine aykırıdır. Meydanlarda laiklik adına laikliği çiğneyen aşırı laiklerin ikinci paradoksu da bu olsa gerek.

Burada değinilmesi gereken diğer bir konu, yine laikçilerin sık sık vurgularıdığı, ‘toplumsal mutabakat’ konusudur. Eğer ki konu özgürlükler ise bir toplumsal mutabakatın aranması gerekmez. Tersten düşünecek olursak, bu ülkede herkes başörtülü olsa, bir kişi başı açık olsa, başı örtülülerin, bu başı açık kişiye baskı uygulamaları ve ‘toplumsal mutabakat senin kapanmanı istiyor’ demeleri mümkün değildir. Yani konu bireysel özgürlük ise bir toplumsal mutabakat aranması gerekmez.

Bütün bunlardan sonra ve bütün bu çelişkilerden sonra, laiklik ilkesini çiğneyerek laikliği savunduğunu iddia edenler aslında ne yapmak istiyor? Amaçları nedir?

Bu sorunun cevabı, Türkiye’de ki ‘gizli iktidarın’ imtiyazlarını kaybetmemek için direnmesinden başka bir şey değildir. Türkiye tarihinde ’seçilmişler’ ve ‘atanmışlar’ arasındaki güç mücadelesi hiç bu kadar çetin geçmemişti. İşte bu mücadele türban üzerinden yapılıyor. Türban aslında Türkiye’de yaşanan bu çatışmanın bir örtüsüdür, Türban bu çatışmayı örter aslında..

Türkiye her zaman ‘atanmışların’, yada cumhuriyetçi elitlerin iktidarıyla yönetildi, seçilmişler sadece semboliktiler, ülkeyi yönetenler her zaman ‘atanmışlar’ oldu. Ne zaman ki, ’seçilmişler’, ‘atanmışların’ iktidar alanından çıkıp, halkın iktidarı için mücadele vermek istediler işte o zaman darbelerle indirildiler. Demokrat partinin başına gelenleri, 12 eylül’ü, 28 şubat sürecini bu bağlamda yaşanan gelişmeler olarak düşünebilir.

Dediğim gibi Türkiye hiç bu kadar ‘atanmışların’ çizdiği o kalın çizgilerin dışına çıkıp, halkın seçtiği ’seçilmişlerin’ etki alanına girmemişti. Akp hükümeti bugune kadar bu satranç oyununda iyi hamleler yaptı. Son ‘ergenekon operasyonu’ da bu satranç oyununun en iyi hamlesiydi.

Türkiye ‘atanmışların’ etki alanından çıkıp, yönetimi halka tamamen açacak mı?

Bu sorunun cevabını akp hükümetinin ve lideri Erdoğan’ın yaptığı hamlelerle hep birlikte göreceğiz..

Bir Baykal Vaazı

February 6, 2008

Baykal’ın konuşması bu kez diğerlerinden biraz farklıydı. Bu sefer Erdoğan’ın, ’sen ne anlarsın o işlerden (din işleri)’ sözüne epey bir alınmış sanırım. Konuşmasında sık sık din büyüklerinden bahsediyor; büyük günah, küçük günah gibi terimler kullanıyordu. Şu konuşmayı gözümü kapatıp dinleseydim, camiden vaaz verildiğini veya malezya, ne bileyim İran’da ki dini liderler konuşuyor sanırdım. Veya böyle bir konuşmayı sanırım Erdoğan yapsaydı, ‘işte laiklik elden gitti, aha bu da ispatı’ türünden yorumlar yapılır, ertesi gün sincandan tank, top, ne bileyim bir şeyler geçerli işte.

Baykal’ın anlayamadığı şey de tam olarak bu sanırım. Baykal sorunu bir ‘din meselesi’ gibi algılıyor, bunda ‘başörtüsüne özgürlük’ söylemini dile getiren muhafazakar kesiminde payı var elbette. Ama liberal çevrelerin sık sık dile getirdiği gibi sorun aslında bir ‘bireysel özgürlük’ sorunudur. Bunu kavrayamayanlar sık sık, ‘efendim Kuran’ın neresinde başörtüsü emri var’ şeklinde itirazda blunuyorlar. Aslında başörtüsü takma ihtiyacını bir dini temele oturtmanında manası yok. Böyle bile olsa herkes bir mesajı tek olarak algılamaz. Kuran’da ki bir emri bir kişi, diğer bir kişiye göre çok çok farklı algılayabilir ve bu noktada farklı iki ‘inanç’ ortya çıkacaktır. Sonuçta Kuran’dan X yorumu çıkaran biri bunu ‘inanç’ olarak kabul edecek ve bu ‘inancı’ doğrultusnda bir yaşam tarzı benimseyecektir. Sizin burada, ’sen yanlış anlıyorsun, o yorum yanlıştır’ deme hakkınız yoktur.

Yani konu ‘bireysel özgürlükler’ ekseninde tartışılırsa çözümü daha kolay olacaktır. Bunu anlayamayan muhafazakar çevreler ile laikçi CHP zihniyeti din temelli bir tartışma yürüttüğü ortada..

Her fırsatta ‘kazanımlarımızdan’ bahseden ve laikliğin ‘tehlikede’ olduğunu söyleyen Baykal’ın, cami kürsüsünden vaaz verir gibi dini içerikli konuşma yapması başka nasıl açıklanabilirdi ki?

Başörtüsü Yasağını Destekleyenlerle İran’da Zorla Başörtüsü Taktıran Gericiler Arasında Ne Fark Var?

January 27, 2008

Türban tartışması gittikçe büyüyor. Hükümetin ‘çözüm’ diye sunduğu şey dayatmadan başka bir şey değil. akp ve mhp açıkça, ‘benim dediğim tarzda girersen sorun yok’ şeklinde bir yaklaşım içerisinde. Ben akp ve mhp’nin önerdiği şekle baktım, hiç şık değil. Başörtülü üniversiteli kadınların/kızların bundan pek memnun olacağını sanmıyorum. Eh, laikçi kesim bakörtülülere direk olarak ‘gerici, modadan anlamaz, cahil’ gözüyle bakıp ötekileştirdikleri için onların bir estetik kaygı içerisine girmesi laikçi bağnazların anlayışlarına pek de uygun düşmüyor. Asıl üzücü olan ise işi bilim üretmek olan ve ‘özgürlük alanlarımız’ olarak tanımladığımız üniversitelerin başındaki bilim adamlarının böylesine bir yasağı savunmaları. Üniversiteler her fikrin, inancın kendini ifade ettiği ve tartışıldığı, konuşulduğu yerlerdir. Buralarda baskı, dayatma olamaz. Hele ki insanların kıyafetlerina karışılmaz. Daha vahimi yasağı savunanların bunu sözde çağdaşlık adına yapmaları.

Şimdi iki farklı insan profilini ele alalım. Birisi Cumhuriyet mitinglerinde ön saflarda yer alan, kendini ‘çağdaş ve modern’ Türk kadını olarak niteleyen bir yurtaşımız. Veya daha somut olarak 2 şubatta Anıtkabir’de başörtüsü yasağının kalkmasına tepki vermek için toplanan sözde çağdaş kadınlarımızı düşünelim. Üzerinde son moda kıyafetler, kendi yaşam tarzı için ‘endişelenen’ ama bunu yaparken başka hayat tarzlarının kendini dile getirmesini asla istemeyen ve kendi gibi olmayanın özgürlüğüne tahammül edemeyen bir sözde çağdaş kadın profili.. Şimdi bir de, İran’da çarşaflı veya başörtülü bir kadın veya insanların zorla başını örtmesini isteyen ve İran yönetiminin bu baskıcı rejimini savunan bir profili düşünelim. Yine bu kişi kendi yaşam tarzını savunurken, başı açık olan bir kadının hakkını, sözde dini gerekçelerle görmezden geliyor. Ve bu iki insan profilini yan yana koyalım. Normalde bakıldığında çok farklı kutuplarda olan insanlar. Ortak özellikleri ise kendi yaşam tarzlarından başka yaşam tarzlarına özgürlük istememeleri ve hatta buna tahammül dahi gösterememeleri.

Atilla Yayla hocamızın dediği gibi, ‘asıl çağdaşlık özgürlüktür.’ Ve bu noktadan bakıldığında İran’da dini kaygılarla baş kapatan gerici mollalar ile Türkiye’de çağdaşlık adına kendi yaşam tarzını dayatanlar arasında tek bir fark bile yok. Aynı gercilik, aynı bağnazlık..

Asıl acı olanı ise ‘özgürlük alanlarımız’ diye tanımladığımız üniversitelerin özgürlüklerin arkasında olması gerekirken, buna karşı çıkmaları. Üniversitelerden elinizi çekin ve özgür bırakın. Zira özgürlüğün olmadığı bir yerde bilim olmaz.

Bu konu aylarca gündemi meşkul edecek. Radikal’den İsmet Berkan , Celal Şengör’ün mektubuna değinmiş. O mektubu okuyunca gerçekten bu ülkede çağdaşlık ve özgürlük adına çok yol almamız gerektiğini anlayabiliriz.

Kaygılıyım. Atilla Yayla’ya verilen cezadan, ‘o vahim mektuptan’, saçma sapan ‘çözüm’ önerilerinden, üniversitelerin özgürlüğe karşı direnmesinden ve askerin üzerine vazife olmayan konularda konuşmasından.

Tehlikenin farkında mısınız?

6 Yıl Tıp Fakültesi Okuyan Başörtülü Bir Kadın/Kız Fantazi Olsun Diye Mi Eğitim Görecek Sayın Başbakan?

January 26, 2008

Erdoğan’ın, ‘VELEV Kİ siyasi simge olsun..’ şeklinde başlayan sözleriyle gündeme yeniden gelen, aslında zaten gündemden hiç düşmeyen başörtüsü konusu gittikçe derinleşiyor. AKP-MHP anlaşmasından bahsediliyor. Hatta bazı kesimler, ‘bu sefer çözdük, başörtüsü serbest’ demeye başladı bile. AKP ve MHP’nin çözüm diye sunduğu ‘şeye’ bir baktım, ama çözümden daha çok çözümsüzlük. Oturmuş akp ve mhp milletvekilleri, ‘çene altından şu kadar bağlanırsa serbest olsun’ şeklinde bir karara varmışlar. Benim bir hafta önce yaptığım teklifte böyleydi zaten. Ölçelim üniversiteli kızların başörtüsünün çenelerinin ne kadar altına indiğini, ha eğer, ‘rejim için tehlike sınırını’ geçerse, almayalım içeriye. Başbakanda aynen böyle bir çözüm bulmuş. Bilmem ne zaman önce meydanlarda, ‘başörtüsü namusumuzdur’ diyen akp nin de namusunu/namussuzluğunu ölçeriz işte.

Dün Perihan Mağden in yazısını okurken daha iyi anladım. Aslında başbakan ve baykal paralel kafa yapılarına sahip. İkisi de kendi için özgürlük isterken, bir başkasının özgürlüğüne DAYANAMIYOR. Ne diyordu başbakan, eski Türk filimlerinde ki sezercik edasıyla, ‘Kürtlere ana dilde eğitim hakkı verilirse çerkezler, abazalar, felanlar filanlarda istemez miii?’.. Ne diyor Baykal, ‘türban üniversitede serbest olursa, lisede, hatta/ve hatta daha aşağıda serbest olmaz mı’ Baykal ile Erdoğan’ın sözlerini alt alta yazın, ve iki kelimenin yerlerini değiştirin; ‘türban’, ‘kürtlere ana dilde eğitim’.. Bakın o zaman aynı şeyi söylemiş oluyorlar mı, olmuyorlar mı?

Başbakan ne diyor, ‘asla yasak liseleri ve kamu kurumlarını kapsamayacak’. Pek sayın başbakana sormak lazım, 6 yıl tıp fakültesi okuyan başörtülü bir kadın/kız fantazi olsun diye mi eğitim görecek? Hım, yok belki kırar dizlerini, evinin doktoru, pardon kadını olur, eşinin şurasına burasına bakar. Sayın başbakan, neden başörtülüler kamuda çalışamıyor? Buna verecek cevabınız, ‘bazı çevrelerden tırsıyorum, idare ediverin’ ise madem bu kadar ürkektiniz, en son e-DARBELENMENİZ de askere hiç diklenmeden çekiliverecektiniz siyasetten. Muhtırayı sebep gösterip seçimlerde topladığınız oyu bu halk size bazı çevrelerden tırsın diye vermedi, demokrasinin sonuna kadar savunucusu olun diye verdi..

Çözümmüş, ne çözümü ya. Bu çözüm felan değil, örtünen kadınların/kızların aşağılanması. AKP açıkça diyor ki, ‘şöyle bağlarsan sorun yok içeri girersin’ Başbakan ve baykal aynı kafadan, alsınlar ellerine çetveli, daha önce dediğim gibi. Kampus girişlerinde başörtülülerin çene altını ölçsünler. Aman ha, dikkat et Baykal, rejim için tehlike olmasın, 5 cm den fazlasına izin verme. Tayyip’te bu konuya dikkat etsin, bak asker darbeler sonra. Allah muhafaza!

Bu arada hiç girmedim TSK’nın siteye, muhtıra felan yoktur umarım. Eh, gündem sıcak. Ben bekliyorum şöyle en afillisinden bir tane. Sonra 301. ci Cemil Çiçek çıkıp titrek sesiyle cevap felan verir askere. Alıştık gerçi bunlara. Asker, medyadan gelen ’ses çıkar’ gazını alır, göğsünde yumuşatır ve hükümete bir vucut hareketiyle gönderir. Hükümet aldığı pası, mazluma yatarak değerlendirir. Elde var sıfır..

Anasını Da Yanına Alsın Mı Gürüz?

December 12, 2007

Üniversitelerimiz Teziç’den kurtuldu, aman pardon görevi süresi sona ermesi dolayısıyla kendisine veda etti. Ben eski Yök başkanı Gürüz’ün, ‘okeye dörtlü bulduk’ diye sevineceğini düşünmüştüm; ama Gürüz yeni Yök başkanının gelir gelmez yaptığı önemli açıklamalarına kafayı fena halde takmış. Habere göre, ‘Üniversitede yasak mı arkadaş, var da ben mi göremiyorum’ şeklinde bir açıklama yapmış. Bir de yeni Yök başkanımıza, ‘ananıda al malezya’ya git’ mealinde bir açıklama yapmış. Bir ara ‘komunistler moskova ya’ repliği vardı, sonra ‘islamcılar İran’a’ dediler, şimdi de bu çıktı; ama eski Yök başkanının çıkıpta yenisine böyle demesini ilk defa görüyorum.

Yeni Yök başkanı demişken, kendisi ülkenin önemli sosyologlarından biridir. Medyanın amiral gemisinin başındaki Özkök’cüm gibi bir fotoğraftan çok büyük toplumsal sosyolojik analizlerle büyük tüme-varımlar yapamasa bile iyi bir sosyologtur yani. Medyada çıkan haberlere baktığımızda ise bütün bu bilimsel çalışmalarının, akademik kimliğinin bir çırpıda silinip ‘akp nin adamı’ gibi saçma-sapan yorumlara maruz kaldığı görülyoruz. Radikal gazetesi, ‘bilmem kaç tane islam üzerine çalışması var’ şeklinde tanıtmış kendisini. İnsanın, ‘lan bu ülkede islam bir gerçek, ve nufusunun bilmem ne kadarı müslüman, elbette sosyolog bir akademisyen bu konuda bir çok araştırma yapacaktır’ diyesi geliyor. (perihan mağden de olmasa radikal okumayı da bırakacağım arkadaş!)

İşte böylesine absurd yorumlarla eleştrilen Yök başkanının liberal demokrasiye vurgu dolu, özgürlükçü açıklaması tepki çekebiliyor. Eh, kendisi ‘laiklik ve kazanımlarımız’ üzerine bir konuşma yapsaydı el üstünde tutulacağı kesindi, ama demokrasi dediniz mi siliniveriyor bir an da akademik kimliğiniz, bu ülkede böyle!

Bir de bahsetmeyeden geçemeyeceğim, nerede başörtüsü mevzusu geçse birileri çıkıp, ‘avrupa insan hakları mahkemesi nin kararı var arkadaş’ şeklinde açıklamalar yapıyor. İşin garibi son tahlilde batı karşıtı geçinen, ‘batı hain, bizi bölmek istiyor’ paranoyaları içinde olanlardan geliyor bu açıklamalar. İnsanın, ‘işine gelmeyince batı hain, işine gelince mutlak söz sahibi mi oluyor?’ diye soruveresi geliyor. Hoş, sanılanın aksine AİHM’nin böyle bir kararı yok. Kararda sadece yök ün karar merci olduğunu söylüyor; yani direk bir yasak getirmiyor! Yök aslında yazılı olmayan ve aslında var da olmayan bu yasağı kaldırdığında sorun çözülecek yani.

Gerçekten çok garip, yazılı bir yasak yok, sadece uygulanan bir yasak üstüne konuşuyoruz. Var olmayan, ama var olmuş gibi uygulanan bir yasağın varlığını tartışmak.

Gürüz’e tavsiyem malezya mısırından tatması, okey’e dörtlüde buldular; hem malezya mısırı yerler, hem okey oynarlar, hem de onu bunu malezya ya postalarlar..

Malezya’ya giderken Anasını da yanına alsın mı sayın Gürüz?

Tayyip Beni De Arasın

December 10, 2007

Hep söyledik/söylendi. Bu ülkede dindarlarla laikler arasında bir sorun yok. Sorun militarizm yanlılarıyla demokratlar arasında. Olayın iktisadi ve sosyolojik boyutları gösteriyor ki militarizm yenilmeye mahkum ve son çırpınışlarını veriyor. Anadolu sermayesi artık söz sahibi ve birer birer kaleleri halka açıyor; önce köşk, şimdi Yök. ‘Yeter artık, SÖZ MİLLETİNDİR’..

Bu aralar medyaya şöyle bir bakıyorum, artık ‘kuzey ırak’a girmek üzereyiz, eli kulağında arkadaş’ haberleri yerini, ‘malezyalışıyor muyuz’ tartışmalarına bırakmaya başladı. Eh, böyle bir ortamda ben de blogumdan şöyle en afillisinden bir ‘laiklik ve kazanımlarımız’ vurgusu yapmak isterdim. Hatta erkek olmasaydım; giyerdim derin bayrak temalı dekoltemi, çıkardım atamın huzuruna, şikayet ederdim hükümetin faliyetlerini, başörtüsünün (sizi mi kırıcam ey ulusalcı camia; türbanın) böyle bilmem kaç katına çıkışını felan. Hani anketlerden büyük tüme-varımlar yapıp, laiklik vurgusu yapmak bu aralar moda olduğu için söylüyorum. anket demişken, ankette başörtülü, çarşaflı kadınların yüzde 78 civarınında cuma namazında gittiği söylenmiş. Bunu okuyunca ‘yaw acaba ben farklı bir gezegendemi yaşıyorum, Cuma’ya gitmediğim günlerde bile az çok caminin önünden geçmişliğim vardır, Cuma da kadına pek rastlamam’ dedim, ama demek ki ben farklı bir gezegende yaşıyorum, ya da bu anketi yapan elemanlar, belkide anket Malezya’da yapılmıştır. Bir ara Uğur Dündar’da ‘başörtülü doktor hastanın testislerinin röntgenini çekmedi’ diye haber yapmıştı, olaya balıklama atlayan rejim muhafızları haberin yalan olduğu anlaşıldıktan sonra dumur olmuşlardı. Uğur Dündar ‘bu haber yalan çıksın istifa edicim arkadaş’ diye posta koymuştu, ben defalarca yazılarımda bunu hatırlattım, bir kez daha bu sözünü hatırlatalım burdan, belki okur. Ve dahi diyeceğim o ki, basınımız testislerden, genetik bölgelerden haber yapmaya alışkın, bu anketide kıçlarından yapmış olabilirler pek tabi.

İşte terörün kullanım tarihinin bittiği böyle bir dönemde bir diğer tehlike devreye sokuldu, irticaaa, öcüü.. Sağ olsun derin mi derin ağabeylerimiz boş bırakmıyorlar ülkenin gündemini. Eh, hazırda sivil ve liberal mi liberal bir anayasa hazırlığı var, böyle bir dönemde balyozu hep birilerinin tepesinde tutacaksın. Bittecek mi 12 eylül ve 28 şubat süreçleri, bitmez arkadaşşşş, ne demişti aktör, ‘bu süreçler binnn yıl sürecekk, sürdüreceğiz’

Mantık bu olunca devreye sokuluyor aktörler. Ne bileyim; üfürükçü hocalar mı dersin, hastasının testis röntgenini çekmeyen başörtülü doktor haberciklerimi dersin. Eh canım, bu ülkede liberal bir anayasa olamaz, bunu önlemek için her yol MUBAH. Terör mü yok bu ülkede, çıkarırız terör en afillisinden, sonrada mücadele ayağına ‘demokrasi mi güvennlik mi’ der, eee şıkkı güvenlik seçeriz, al sana militarizme hazırlık. Kaldırın liberal anaysa hazırlıklarını, atın çöpe. Terör olmadı mı, aman efendim bu ülkede malzeme mi yok. İrtica. Haydi diriltelim insanların bilinç altında bulunan irtica paranoyyasını. Yükseltelim son tahlilde irticayı, irticasımcıları. Mesela bir üfürükçü hoca heberi servis edelim, ardından da üzerine bir tane ‘alevi öğrenciler baskı altında haberi’ sonrada ‘okulda namaz baskısı’ haberi. Haberi yine haberi olarak biz yaparız gerekirse, ne yani bırakacak mıyız kzanımlarımızı. Bul bir üfürükçü hoca, sonra yap haberini. al sana ‘laiklik elden gidiyor’… Yeah!

Erdoğan’ı bazen çok düşünür oluyorum, ikimizde balık burcuyuz diye mi bilmiyorum. Komutanımızın rejim hassasiyetleri yüzünden kürsüden indirilen bir başörtülü yurttaşımız vardı, hatta kendisiyle ilgili bir yazımda komutanımızı kutlamıştım. (helal olsun, kürsüden indirmeseydi rejim elden gidecekti şeklinde bir kutlamaydı) Erdoğan ise bu olaydan sonra kızı aramış ve gönlünü almıştı. ‘Alevi öğrencilerde baskı altında’ haberlerinden sonra bu seferde onları aramış, arasın pek tabi. Ama bu kadar telefon görüşmesinden başka işlere fırsat kalıyor mu, hakikatten merak ediyorum. Başbakan’a bir tane avea öğrenci hattı hediye etmek isterdim, bilirim uzun telefon görüşmelerini.

Bayram-da yaklaşmak üzre, (üzere yerine ‘üzre’ diyince eski yeşilçam filmleri aklıma gelir) bunun üzerinden çok iyi irtica haberleri çıkabilir. Vizlerim bitti, bu konuda laikçi basınımıza yardımcı olmayı çok isterdim, her ne kadar bayrak temalı dekoltem olmasaya bu konuda iyi safsata haber yaparım, doğan medya grubunun eline su dökmem yani. Nerde 10. yıl marşım benim.

Mesela, ‘Kurban bayramı ayağına keçilerimiz katlediliyor’ diyip bir irtica vurgusu yapabilirim. Şimdi diyeceksiniz, ‘yaw arkadaş keçi ile irtica ne alakassı var’. Eh orasınıda medyanın amiral gemisinin başındaki Özkök’cüme sorun. Her şeyide ben bulamam ki canııımmmm.

Başta söylediğim gibi. Yeni Yök başkanıda seçildi, eskisine veda ettik. Artık ucuz 28 şubatçılık oyunları sona erdi, 12 eylül süreçi de kısa sürede sona erecektir. Bize düşen görev, liberal anayasa isteğini, o anayasa uygulamaya geçene kadar canlı tutmaktır.

Güle Güle Teziç

December 6, 2007

Yök başkanı Erdoğan Teziç’in görevi bugun sona erdi. Kendisini gördüğümde nedense hep eski Cumhurbaşkanı Sezer’i görür gibi olurum, Sezer atadığı için mi böyle, bilemiyorum; belkide hükümete karşı aynı sertlikte cevap verdiklerinden, siyasi görüş olarakta birbirlerine pek bir yakın olduklarındandır. Eh, öyle olmasa atanmazdı zaten. Ata kendine yakın isimleri, siyasi görüşü yakın olsun yeter, bize ne diğer kriterlerden!


Teziç’in konuşmasını az önce dinledim, ‘anayasa yapmak siyasilerin işidir’ diyordu; pek bir şaşırdım açıkcası. Teziç’den beklenmeyecek bir açıklama, ben, ‘görev sürem bitiyor diye sakın ola bu işten elimi eteğimi çekeceğim sanmayın, bu hükümet anayasa hazırlayamaz, biz ne istersek o olur’ tarzı bir açıklama bekliyordum açıkcası. Gerçi bu ülkede birileri emekli olduktan sonra ani manevra yaparak dün ‘kara’ dediğine bugun ‘ak’ diyebiliyor. Emekli generallerimizin, ‘yav bu ülkede Kürtler de varmış, biz Kürt yoksa Kürt sorunuda olmaz mantığıyla hakeret ettik, hata ettik’ mealinde açıklamaları başka bir şekilde açıklayamayız heralde. Ani manevra değişiklikleri, eh manevra kabiliyetimiz üstt düzeyde. Gerçi Teziç’in manevra kabiliyeti, genarallerimize parmak ıssıstır. Bir ‘ak’, bir ‘kara’, sonra tekrar ‘ak’. Bizim gibi liberallere parmak ıssırtacak tarzda ‘liberal anayasa taslağı’ hazırlayan Teziç’in o gün savunduğu ‘şey’lere bugun karşı çıkması ve görev süresi sona ererken ‘anaysa yapma işi siyasilerin işidir canıııım’ demesi buna örnek olsa gerek, son tahlilde.


Teziç az önce izlediğim ‘veda konuşması’ tadında verdiği brifingte, aman pardon basın toplantısında, ‘ben yaptıklarımdan dolayı pişman olmam arkadaş!’ şeklinde bir açıklama yaptı. Valla Teizç’i bilmem, ama ben bir öğrenci olarak (bak ben henüz Yök başkanı değil, bir öğrenci olarak) yapılanlardan üzüntü duyabiliyorum. Nasıl duymayayım? Dünya üzerinde sırf Ar-Ge çalışmalarına 3 milyon dolar ayıran üniversiteler var; bu bir gerçek! Üniversitelerimizin hali içler acısı. İstanbul’da, bilgisayar labaratuarında bilgisayarları doğru dürüst çalışmayan üniversiteler var. Her yıl bilimsel makale sayısı açıklandığında, beynelmilel bir değerlendirme yaptığımızda ben kendi adıma utanıyorum, üzülüyorum. Eh, Teziç efendi ‘mutlu ve huzurlu’ ayırılıyormuş; böyle olmasa zaten bu durumda olmazdık.


Yakın tarihte üzücü bir olay yaşadık, Isparta yakınlarında bir yolcu uçağı düştü. Bir çok insanımızla birlikte bilim adamlarımızda kaybettik. Elbette bu olay hepimizi üzdü, ama medya üzerinden yapılan tartışmalara bakın; bilim adamlarımızın uçakları dış güçlerce düşürülmüş! Yani, yanlış anlaşılmasın, ama ‘görmemişin bir bilimsel çalışması olmuş..’ dedirtecek tarzda yorumlar. ‘ABD-Asya-Avrupa konsorsiyumu yeni nesil hızlandırıcılar ve nükleer enerji programları için 10 milyar dolarlık projeler (International Linear Collider)’ hazırlanıyor. Dünya bu noktadayken, bu bilimsel çalışmaları öyle abartıyoruz ki, sanki dünyanın gözü bizde ve hatta önlemek için dünya ‘gizli planlar’ yapıyor.(sırası gelmişken, bilim insanlarımıza Allah rahmet eylesin, dolaylı olarakta olsa tanıdığım bilim insanlarıydı.) Ülke olarak içinde bulunduğumuzun durumun, psikolojinin bir özeti gibiydi bu olay.

Üniversitelerimizde eğitim gören öğrencilere sorsak, yüzde doksandan fazlası yurt dışında akademik kariyerine devam etme taraftarıdır, bunun sorumlusu hiç şüphesiz ‘mutlu, huzurlu ve pişman olmadan’ ayrılanlar olacaktır.

Bütün bu sorunlara rağmen basit işlerle uğraşmaktan da vazgeçmiyoruz. Mesela engizisyon uygulamalarına devam ediyoruz; üniversitelerinde ‘ikna odaları’ kurup, başörtülü insanları beyin yıkama işlemlerine tabi tutmak gibi. Özgürlüklerden bahsederken, üniversitelerimiz için ‘özgürlük alanlarımız’ derken, diğer taraftan baskıcı bir yönetim kuruyoruz. Üniversite öğrencilerinin kaçı memnun YÖK’ten? Şüphesiz yüzde yüze yakını memnun DEĞİL.


Üniversitelerimizde ‘ideolojik halay’ çekti diye insanlar cezalandırılıyor, türbanlılar, ‘bu açıklara baskı unsuru oluşturur’ mantığıyla baskılara tabi tutuluyor. Ne neteresandır ki, ‘baskı oluşturuyor’ gerekçesiyle baskıya maruz kalabiliyor bu ülkede insanlar. ‘Mahalle baskısı’ değil, ‘Devlet Baskısı’..

Aklıma Sabah’tan bir karikatür geldi: Bir kişi diğerine soruyor, ‘üniversitelerimizden 500′e giren var mı?’ Cevap ibretlik, ‘YÖK YÖK’..


Eh, Teziç artık emekli oldu. Emeklilik günlerini kitap yazarak geçirecekmiş. Hiç değilse Sezer gibi torumlarını eğlendirmeye kendini adamak yerine, kitap yazmak gibi ulvi işlerle meşgul olacak. Yerinde olsam hükümet aleyhtarı bir kitap çıkarırım, şöyle en afillisinden. Hem ulusalcı camia tarafından da sevilen, sayılan bir kişi kendisi. Köşeyi dönecektir en kestirmesinden, ne uğraşacaksın bilimsel kitaplarla felan. ‘Gören süren boyunca bilimle uğraşmadın, emekliliğinde mi uğraşacaksın?’ diyenleri duyar gibiyim.

Teziç’e emeklilik hayatında başarılar dilerim. Eminim eski Yök başkanı, Sezer ve Süleyman Demirel’de okeye dörtlü bulduk diye seviniyorlardır. Kendilerine başarılar tekrardan..